1 Temmuz 2009 Çarşamba

WARNİNG !!!

Blogumu ziyaret edenler dikkat... (Kim ziyaret ediyor çok merak ediyorum. Var mı acaba?)

Sitede yer alan yazılar, sadece ilk sayfada çıkan yazılardan ibaret değildir. Yan taraftaki tarihlerden de başka yazılara ulaşabilirsiniz...

Hatırlatayım dedim...

KAPESESE

KPSS'ye girdim...

Hüsran-ül Ala Hüsran...

Çok acıklı bir gündü. Sadece kendi açımdan değil. Eğitim sistemi açısından. Şaşkın gözler, yorgun bedenler, umutsuz yürekler... Üç çocuğuyla gelenler, eşini kapıda bırakıp sınava girenler, yeni mezun olmuş öğrencilerle aynı sıraya oturup, küçük yuvarlakları karalayarak kendilerine yeni bir hayat kurmaya çalışıyorlar.

Yazık...

Yaklaşık 350 - 400 bin kişi o gün Türk Milli Eğitim Sisteminin, koca koca çarklarının ince ve keskin dişlileri arasına sıkışmıştı. Sınavın sonunda ise sadece kan ve gözyaşı vardı. İnternette dolaşan bir videoda gördüğüm bir pankart:

Küçük bir çocuk elinde bir karton tutuyor ve kartonda aynen şu şekilde yazıyor:

"Merak etme anne, birlikte atanırız."

Ülkemize bu ayıp yeter de artar bile...

Bundan sonra ise NO COMMENT...

FİLM NOTLARI - 1

HARSH TİMES (2005)

Christian Bale, süpppeeerrr bir oyuncu mu yoksa bana mı öyle geliyor? Yok yok, bence herkes benle aynı fikirde. En azından ben öyle düşünüyorum. Yardımcı oyuncu rolündeki Freddy Rodriguez ise bambaşka bir alem.

Ama filmin, hikayesel anlamda pek bir bütünlük arz ettiği söylenemez. Daha derli toplu olabilirmiş gibi geldi. Dış motivasyon, perdeli yapı, dönüm noktaları vs. daha sağlam planlasa imiş pek bir tatlı olacak imiş.

Neticede film, savaşın bıraktığı kötü etki, Amerikan Rüyasının çöküşü ve varoşlardaki Amerika gibi konuları işlemiş. Bildiğimiz şeylerin tekrarı niteliğinde.

STREET KİNGS (2008)

Keanu Revees'ın başrolde oynadığı güzel bir film. Hikayesel bazda umut veriyor. Gerisi de zaten Keanu Revees'in oyunculuğu ve güzel sahneler. Tek kusuru her zaman yapılan şeyi yapması. Kahramanın her zaman yanında olan elemanın filmin sonunda asıl kötü adam olması. İzlediğim bir yığın macera filminde mevcut. Genel itibariyle iyi... İzlenebilitesi yüksek...

BATTLE FOR HADİTHA (2007)

Irak savaşını obejektif bir şekilde özetleme çabası içindeki film. Hem Amerika'ya hem de Iraklı direnişçilere, El-Kaide'ye giydiriyor. Irak'ta olanları anlamak için temel bilgiler içeriyor. Ben zevk aldım izlerken. Biraz belgesel gibi ama olsun. Neticede filmin amacı sanatsal bir metin değil, didaktik bir metin sunabilmek. Bunu da gayet güzel başarmış. Helal olsun.

APOCALYPSE NOW (1979)

Francis Ford Coppola'nın başyapıtlarından biri. Özellikle açılış sekansı ile kült olmaya aday. Bununla ilgili ayrıntılı biri yazı gelecek : COPPOLA SİNEMASI... Şu anda diğer Coppola filmlerini izlemekle meşgulüm. Orada ayrıntısıyla filme değineceğim.

MAX PAYNE (2008)

Klasik bir aksiyon filmi. Oyununu oynamıştım. Oyuna benzetmeye çalışmaları güzel. Çok fazla bir derinlik yok hikayesinde. Ama hoş bir 90 dakika geçirmek isteyenler için tavsiye edilebilir.


27 Haziran 2009 Cumartesi

İNTİHAL MEVZUSU

Bu intihal mevzusu hakikaten canımı sıkmaya başladı. İnsanın zihninde günler, aylar boyunca oluşturmaya çalıştığı, binbir güçlükle vücuda getirdiği, ete kemiğe büründürdüğü bir karakterin senden habersiz televizyonlarda cirit atması insanın kanını vakumla çeken bir hadise.

Aşağıda "AYNADAKİ DÜŞMAN" yazısında bir dizi projemin nasıl heba olduğuna dair bir olay var.

Fransız Atasözü: "Felaketler ard arda gelir"

Heba olan projemde yer alan bir karakteri de başka bir dizide gördüm bu sefer. Üst üste, aynı hafta içinde. Kim mi?

Kurtlar Vadisi Pusu'daki Cevat karakteri....

Beraber çalıştığım arkadaşımla birlikte, geçen sene Şubat ayında bir karakter oluşturmuştuk.

İsmi de Aydın Ali Özkavcı... (Soyadına Dikkat)

Bu adam, ermeni asıllı bir iş adamıydı ve Türkiye'de kibrit sanayinin tepesindeki bir adam olmasını istediğimiz için, ona Özkavcı soyadını vermiştik. Çünkü dedelerinin kibritçi olduğunu, soyadının kaynağının bu olmasını istiyorduk.

Ve Aydın Ali Özkavcı, elinde sürekli kibrtile dolaşan, sinirlendiği vakitlerde sürekli kibrit çakıp söndüren, kızdığı adamları ise yakarak öldüren bir adam olacaktı. Ve dizimizin ilk 13 bölümünde hikaye kurma amaçlı, baş karakteri uğraştıracak başını belaya sokacak bir karakterdi. Ancak 13. bölümde çalıştığı sisteme kızıp, baş karakterimize yardım etmek isterken son anda sistem tarafından öldürülecekti. Böylece, bu trajik ölüm sayesinde insanlar tarafından dizi sonuna kadar hatırlanacaktı.

Ama olmadı...

Cevat karakterinin nasıl olduğunu hepiniz biliyorsunuz...

Çalıntı olup olmadığını araştırmadık bile. Çünkü Pana Film'in böyle bir şey yapacağına ihtimal vermiyorum. Zaten çalınması mümkün değil. Çünkü Aydın Ali Özkavcı karakteri, geçen Şubat ayından beri, bilgisayarımın en mahrem köşesinde bir Word dosyası halinde duruyor. Hiç bir yere göndermedim, hiç bir yerde yayınlamadım, hiç kimseye söylemedim.

Peki nasıl olur da iki insan aynı şeyi düşünebilir?

Çok basit... Hocam GEZGİN ile bu konuyu konuştuğumuzda bana şunları söyledi.

"Aynı ülkede yaşamanın, aynı gazeteleri, kitapları okumanın, aynı filmleri seyretmenin kaçınılmaz sonuçları bunlar. O yüzden bazen insanların başına böyle şeyler gelebiliyor"

O yüzden çok fazla takmamaya çalışıyorum. Sizin de başınıza böyle şeyler gelirse siz de fazla üzerinde durmayın. Yukarıda da bahsettiğim gibi ömür törpüsü bir hadise. Yemeden içmeden kesilirsiniz, karışmam sonra.

24 Mayıs 2009 Pazar

:(

Ben ömrümde böyle bir şey görmedim...

Az önce arkadaşıma projemden bahsettim ve o da bana TRT'de yayınlanan Aynadaki Düşman dizisini izlememi söyledi.

İzlemez olaydım...

Kafamda oluşturduğum projeden en az 6-7 sahneye şahit oldum...

Şu an çok kötü bir durumdayım...

Ne yapacağımı bilemiyorum...

Daha önce kimseye anlatmadığım fikirlerim dizi konusu olmuş, sahne olmuş yayınlanmaya bile başlamış. Üstelik üzerinden 5 bölüm geçmiş...

Biri bana yardım etsin...

KOMPLO - HİKAYE ANLATMA TARZI

Bunun da belirlenmesi şart....

Bir hikaye anlatıyorsanız, bunun bir tarzı olması gerekir. Bunun için bu sitede yer alan "Hikaye Anlatma Tarzı" ile ilgili yazıları okuyunuz...

KOMPLO'nun tarzı kesinlikle doğrusal olmayacak. Yani kronolojik olarak 1.bölümde başlayan olaylar zinciri X. bölümde son bulmayacak. Çünkü ne demiştik? Bu dizinin türü GİZEM...

GiZEM olan yerde, kronolik zincirin ne işi var?

Merak unsurunun zirvede tutulması için, değişik şeyler denemek gerekiyor.

Mesela?

1-) Dizi bol miktarda flashback içeriyor olacak. Çünkü ben kurulan bir komplonun açığa çıkmasını hedefliyorum. Yani, dizi başladığında komplo neredeyse yarılanmış olacak. İzleyiciler karakterle beraber komployu çözmek için çalışacaklar. (bkz. The Bourne İdenty) Bunun için de flashback kullanımı kaçınılmaz.

2-) Türk dizilerinden yalnızca Kurtlar Vadisi'nin 4. sezonunda gördüğüm flashforward kullanımına da yer vereceğim. Gizem unsuru yaratmak ve izleyicinin kafasını karıştırmak için et etkili yoldur. İzleyici olayın sonunu görmeli ki, başını merak etsin. Başını görüp sonunu meraktan daha etkilidir.

3-) Hikaye en başından sonuna kadar planlanacağı için, izleyiciye ilerisi için küçük yemler atacağım. İlk sezonda kısacık bir sahnede görülen küçücük bir şey, daha sonraki sezonlarda kilit nokta haline gelecek. O noktayı yakalayabilen izleyiciler ilerisi için tahminde bulanabilecekler.

4-) Eğer bir adam ölecekse, önce başına gelen olayları, sonra ölümü gösterilmeyecek. Önce adamı ölü olarak göreceğiz, sonra nasıl öldüğünü öğreneceğiz. Çünkü GİZEM anahtar kelimemiz...

İnsanlar ölü bir adamı gördüklerinde şaşıracaklar. Ve sorular belirecek? "Bu adam niye öldü? Kim öldürdü? Nasıl öldü?" Alın size gizem. Böylece izleyici motivasyonu üst düzeyde tutulmuş olacak. Bölümün başında gördükleri olayın nasıl gerçekleştiğini öğrenmek için bölümü sonuna kadar 4 gözle takip edebilecekler. Sonucunda da "haaaa, demek böyleymiş" diye bir rahatlama duygusunu hissedecekler. İşte benim istediğim şey de bu. Bu teknik, hem sahne bazında, hem de olay örgüsü bazında hikayeye yedirilecek.

5-) Hikaye MYSTERY kanuna göre parça parça açılacak. Bunu yapmamın sebebi insan zihninin "closer" (tamamlama) özelliği. Yani insan parçadan bütüne ulaşmak için güdülenmek mecburiyetindedir. Geldiğimiz nokta yine aynı : İzleyici motivasyonu...

Büyük resim, bir başından bir kıçından bir ortasından açılarak tamamlanacak. En başta da dediğim gibi klasik tarzda bir kronolojik zincir söz konusu değil. Açılan her parça diğer parçayla ilişkli olamayacak. X. parça Z. parçayla birleşebilecek.

Şimdilik aklıma gelenler bunlar.... Devamı KOMPLO - HİKAYE ANLATMA TARZI /2 kodlu yazıda gelecektir.

Size bir sır vermek istiyorum. Bu tarzların hiçbiri, Türkiye'de denenmedi. Eğer bunların hepsini başarabilirsem çok farklı bir tat yakalayacağıma inanıyorum.

KOMPLO - YÖNTEM / TEKNİK

Yöntem ve teknik olmak zorunda...

1-) Önce Robert McKee'nin klasik hikaye cümlesine oturacak bir cümlenin bulunması

2-) Ardından bu cümleyi karşılayacak bir hikaye yazımı

3-) Hikaye yazımıyla eşgüdümlü karakter çalışmaları

4-) Yazılan hikayenin, hikaye anlatma tarzına göre şekillendirilmesi

5-) Hikayenin, sezonlara, 13'er bölümlük parçalara ve bölümlere dağıtımı

6-) İlk 13 bölümün, bölüm finallerinin belirlenmesi ve sinopsislerinin yazımı

7-) İlk 5 bölümün tretmanın çıkarılması

6-) İlk 3 bölümün senaryosunun yazımı

Çalışma takvimi ve programı aynen bu şekilde.

Ama işte burada Yaratıcılık dediğimiz spontane hadise devreye girmek zorunda...

Her bir aşamanın gerçekleşmesi için karma-karışık küçük notlar alınarak gerçekleşmesi

(Bunun için Hocam Gezgin'in sanarist.blogspot.com adresindeki "Senaryo Yazma Süreci - Örnek" yazısını okumanızı şiddddetle tavsiye ederim)

Yani, hikaye yazılırken aklıma gelen en ufak detayları bile notlar şeklinde buraya yazacağım ve bunlar birbirinden bağımsız olacaklar. Onu da düşündüm...

Hikaye notları için KOMLO - HİKAYE
Bölüm içi küçük olaylar için KOMPLO - AYRINTILAR
Karakter notları için KOMPLO - KARAKTER
Diyaloglar için KOMPLO - DİYALOG

başlıklı kodları kullanacağım. Bunlar çoğalabilir.

Ama işte demek istediğim bu başlıkların sırasıyla açılacak olmaması. Örneğin, hikaye üzerinde çalışırken aklıma gelen bir karakter olabilir. Ya da karakter çalışırken aklıma bir diyalog gelebilir. Hikayenin başıyla uğraşırken sonuyla ilgili bir fikir gelebilir.

İşte tüm bu karışık ve bağımsız notlar yaratıcı sürecin geleneklerine uygun bir düzlemde zihnimde yavaş yavaş birleşmeye başlayacak. Hepsi sıraya oturacak. O yüzden bu süreç çok dağınık bir süreç olacak. Siz sadece benim zihnimin döktüğü notları göreceksiniz ve yavaş yavaş bu notların zamanla bir hikayeye, diziye dönüşmesini.

Fakat size kötü haberim var.

Bu işin sonuçlanması takribi 12 ayı bulacak. Nedenini sormayın...

KOMPLO - TÜR

Komplo....

Projemle alakalı yazılar, KOMPLO kodu ile yayınlanacaktır.

Projemin ismi şimdilik komplo...

Hikaye açıldığında, taşlar yavaş yavaş gediklerini bulduğunda isim bulma çalışmalarına başlayacağım.

Ama önce ön hazırlık aşaması....

Ve ön hazırlığın ilk aşaması olan TÜR mevzusu...

Bir proje yapılacaksa önce bunun bir türü olması gerekir.

Ve benim aşık olduğum tür olan AKSİYON...

Çok klasik bulunabilir ama her şey bunu işlemeye bağlı...

Benim aksiyon anlayışım, ellerine makineli tüfekleri almış figüranların her bölüm kütük gibi yere yığılması değil. Malesef Türkiye bunu bilmiyor. Aksiyon=silahlı çatışma önermesine Holivud'daki stüdyo ışıkları bile güler. Gülme yetenekleri olmadığı halde.

Benim aksiyon anlayışım, hikayenin sürükleyici olması, sürekli bir koşuşturmanın, bir telaşın olması, karakterlerin zamanla yarışması, gerektiği yerde silahlı çatışma kullanılması (dozunda) araba kovalamacaları, hedefe ulaşmak için fıttıran karakterler, olay örgüsünün üst üste binmesi,s sürekli çıkan aksilikler, engeller, yalanlar dolanlar vs. vs.

Aksiyonun yanında diğer bir aşık olduğum unsur ise MYSTERY... Yani gizem...

Soru işaretleri ile dolu bir hikaye..."Ee, şimdi nolacak? Bu adam kim şimdi? O adam onu niye yaptı? Bu olayın sonu ne olacak? Bu adamın, diğer adamın yanında ne işi var? Bu adamın planı ne?" gibi sorular... Karakterlerin ne zaman ne yapacağının kestirilememesi, olay örgüsünün gizem yaratarak ilerlemesi, izleyiciyi merakte bırakacak bölüm finalleri, kimsenin tahmin edemeyeceği kararlar, olayın nereye gideceğinin, nasıl son bulacağının belli olmaması vs. vs.

Ancak ve ancak...

Bütün bunlar yapılırken gerçekçilik akımının tesiri büyük olacak. Tamam, neticede bu bir sinema unsurudur, insanları gerçek hayattan uzaklaştırması gereken bir sanattır ama en büyük aksiyon ve gizem kaynağı da hayatın kendisidir. En basitinden, bir silahlı çatışma aksiyon kaynağıdır. Ne var ki, bu çatışma sonrası karakterlerin polis tarafından kovalanması, zorda kalmaları, çıkışlarının olmaması çatışmadan daha büyük aksiyon içerir. İşte gerçekçilik dediğimiz şey budur. İstanbulun göbeğinde c-4'ler, MP5'ler bülbül gibi şakıyacak ama bir tane polis gelmeyecek! Neredeyse namümkün. Biz köyde torpil patlatınca jandarma damlıyordu 5 dk içinde be.

Şaka bi yana...

En nihayetinde, KOMPLO projesi, alışılagelmiş aksiyon klişelerini yıkan bir aksiyon ve izleyenleri çıldırtacak kadar gizem türünü kullanacaktır.

Haydi bismillah...

UYARILAR - ÖNLEMLER

Öncelikle şunu söyliyeyim:

Burada yayınlayacağım fikirler ile alakalı sadece yorum göndermenizi tavsiye ediyorum. Yani herhangi bir şekilde fikir tavsiyesine ya da fikir alışverişine sıcak bakmamaktayım.

Nedeni ise açık ve net...

Çünkü bu tarz tavsiyeler faydalıdır ancak şu aşamada yazarın şevkini kırabilir. Ben sadece kafamdaki hikayeyi kurcalamak istiyorum. Zihnimi ortaya döküp kendimi denemek niyetindeyim. Bu konuda yardımcı olabilirsiniz ancak.

Ama mantıksız görülen yerler ile alakalı elbette yorum yapabilirsiniz. Fakat bu yorumları dikkate alıp almamak maalesef benim elimde. Eğer düşündüğüm başka şeyler varsa dikkate alamam, yoksa her yorumunuz başım gözüm üstüne...

Bir de lütfen onur kırıcı, şevk biçici şeyler yazmayın. İki gram aklım var, o da elimden uşup gitmesin...

İlginize şimdiden teşekkürler...

(Bu arada bu yazıları kim okuyacak çok merak ediyorum. Sanki günde 50000 kere tıklanan bi blogmuş gibi yazdım ama... Neyse... Okuyan çıkar elbet :)

23 Mayıs 2009 Cumartesi

NE YAPMAK İSTİYORUM?

Şunu yapmak istiyorum :

Türk televizyonlarında yeni dönem başlatacak bir patlama...

Bu öyle bir patlama ki, bildiğiniz BİG BANG...

Hani evren patladı ve bu patlamanın sonucunda yıldızlar oluştu, etrafa saçıldı ya...

Hani Asmalı Konak'tan sonra, konak dizileri ; Kurtlar Vadisi'nden sonra mafya ve derin devlet dizileri patladı ya...

Aynen öyle...

Bu dizilerin üzerinden 6 sene geçti ve artık bu dizilerin çakmaları üzerindeki rağbet yavaş yavaş azalmaya başladı. O yüzden televiyonun yeni bir oksijen kümesine ihtiyacı var. Kanımca bu yeni oksijen kümesi bir 6 sene kadar yürürlükte kalacaktır.

İşte ben böyle bir şey hayal ediyorum...

Tarz yaratmak...

Gelenekçi anlayışın üzerine yenilikçi dozerinin kepçesiyle vurmak... Yerle bir etmek...

Ben inanıyorum...

O-la-cak...

***

Ben bir KOMPLO hikayesi anlatmak istiyorum. Bir ya da iki insanın üzerine kurulan çok büyük bir komlonun adım adım ortaya çıkması...

Neden komplo hikayesi?

Çünkü komplolar çok dikkatimi çekiyor.

En başta her türlüsü içinde sağlam senaryo unsurları barındırıyor. Olaylar karşısında pasif kalmış, ezilmiş bir karakter, komloyu kuran yüksek zekalı kötü adamlar, komployu ortaya çıkarmak için uğraşan, baş kaldıran karakterler...

Bu dediklerimin üzerine birer örnek koyun çok rahat bir dizi hikayesi oluşturabilirsiniz...

Ama en önemlisi...

MYSTERY...

Gizem...

Ben şunu istiyorum:

İnsanlar deli gibi meraklansınlar, soru sorsunlar, cevapları arasınlar, her hafta, her bölüm şok olsunlar, bir daha ki bölümü iple çeksinler, hikayenin ayrıntıcılığına ve büyüklüğüne şaşsınlar, küfür etsinler, tartışsınlar, gazetelerde haberler yayınlasınlar, uçsunlar, kaçsınlar...

Neden?

Bütün bu saydıklarım, izleyicinin izleme motivasyonunu arttıran sebepler. Bir hikayenin çekici yönleri...

Duyarsızlaşma olsun kesinlikle istemiyorum.

Yasaklar ve gizli olan şeyler her zaman daha büyüleyicidir. Ortada bir kutu varsa içinde ne olduğunu mutlaka merak ederiz. Ama kutu önümüze açık geldiğinde duyarsızlaşırız. Merak söner ve kutunun evrende yer kaplamasının hiç bir anlamı kalmaz.

İşte ben de herkesi bir odaya toplayacağım ve ortaya kocaman bir kutu koyacağım. Hem de hediye paketli. Önce kutunun içindekilerin ne kadar mükemmel şeyler olduğundan bahsedip duracağım. Merak artacak. Sonra kutunun muhtelif yerlerinden küçük delikler açacağım. Herkes, deliklerden bakmak için kutunun etrafına toplanacak ve içeriye bakmak için birbirini ezecek. Kutu açıldığında da büyük bir rahatlama ve tamamlanmışlık duygusuyla evli evine köylü köylü köyüne gidecek...

Ve sonra...

O odadan çıkan herkes kendine bir kutu bulup aynı taktiği denemeye başlayacak.

Benim yapmak istediğim şey işte bu...

BAŞLANGIÇ

Evet...

Uzun zaman oldu sevgili blog...

2009'un ilk yazısı...

Daha da kötüsü Mayıs ayının sonu...

Yazıcı adayı olan birinin 6 ay boyunca tek bir harf yaz(a)maması...

Ne acı verici bir şey...

Ama zaman kötü...

Şu an KPSS çalışıyorum.

İnanır mısınız, kitap bile okuyamıyorum. Okuduğum her satırda çalışmadığım konular, çözmediğim sorular ruhumu kanatıyor. Kitap elimden düşüveriyor. Ya da kitapla beraber uyuyakalıyorum. Türk Milli Eğitim Sistemi'nin entelektüel bünyeye attığı kazıklar bunlar... Ya da bu işin arkasında da Amerika olmasın sakın. Düşünsenize... Tam bir KOMPLO TEORİSİ...

Amerika, Türkiye'nin kitap okuyup kendini geliştirmemesi için sürekli sınav yapıyor.

Tam bir film konusu...

KOMPLO demişken...

2-3 aydır zihnimi kemiren bir KOMPLO hikayesi var.

Artık umut yelkenlerimi suya indirdim...

Sektörden hayır geleceği yok, bizim de sektöre girmemize olanak yok...

Hocam Gezgin'i çok ama çok kıskanıyorum. Müspet kıskançlık...

O yüzden ben de dizimi burada yazmaya karar verdim, alenen, çırılçıplak...

Her türlü riski göze alarak, Tarık Bin Ziyad havasında bütün transatlantikleri yakarak.

(Fikirleri çalmak isteyenlere kapım sonuna kadar açık. İçi elverenler fikirleri rahatlıkla çalabilirler. Ondan sonra da rahat rahat ortalıkta senarist edasıyla koşup oynamakta serbestler. Tıpkı Gezgin'in dediği gibi : "Demek ki ben çalınabilecek kalitede fikirler üretiyorum")

Herkes bir dizi nasıl yazılır görecek...

(Yukarıdaki cümle meydan okuma amaçlı bir art niyet gütmemektedir. Yanlış anlaşılmalara mahal vermeyelim. Sonra çemkirmeyin yüzüme)

Bahsettiğim komplo hikayesinin her adımını burada paylaşacağım. Ancak Gezgin gibi, bilgi vererek, pratiğin içine kuramsalı yedirerek değil. Sadece günlük hayatta kullandığım post it notlarını buraya geçireceğim.

Gezgin'in çalışmasıyla tek benzer yönü olacak: Yaratıcılığın nasıl bir düzende ve düzlemde işlediği... Bazen bir fikir üretip 2-3 hafta yatıcam. Kafamda olgunlaşmasını bekleyeceğim.

Yani burası artık bir senarist çalışma odası...

Ve sizi bu büyülü odaya davet ediyorum...

Anahtar kapının üstünde...

24 Temmuz 2008 Perşembe

PROJEDE KARAKTER TANITMA - 2

LOST dizisini izlemeyenlere okuması tavsiye edilmez... Keyfiniz kaçabilir...

Bu konuyla ilgili bir kaç güncellemeyi yine LOST üzerinden yapmak istiyorum...

Yukarıda "bir karaktere bir şey yaptırıyorsanız, neden yaptığını bilmeniz ve bize göstermeniz lazım" demiştim...

Hatırlarsanız, Michael'ın yaptığı salla açılan Sawyer, Jin ve Michael daha sonra kıyıya vuruyorlar ve uçağın kuyruk kısmındakiler tarafından esir ediliyorlardı. Ana Lucia bu grubun lideriydi. Ancak Ana Lucia'yı görür görmez kendime sordum:

"Bu kadın, nasıl bu kadar cesur ve becerikli?"

Ancak bir bölüm sonra onun polis olduğunu öğrendiğimde bütün kuşkularım gitti ve her şey daha anlamlı hale geldi.

Yani, oradaki insanların davranışlarının hepsinin bir sebebi var ve bunları bize flashbackler ile gösteriyorlar.

Peki biz ne yapacağız? Biz de kendi dizimizde sürekli flashback mi yapacağız?

Tabi ki hayır...

Bunun yerine, bir bölüm içinde o karakteri sevdirmek ve onun kim olduğuyla alakalı ip uçlarını izleyice aktarmak için en az bir sahne kullanmanız gerekmektedir.

Mesela...

Karakteriniz polis ise, onun "ben polisim" demesi yetmez. Onun polislik yaptığını bir sahne kullanarak göstermelisiniz. Ama tabi ki karakteri tanıtacağım diye hikayeyi bir kenara koymadan yapmalısınız bunu. Zaten dizinizi oluştururken karakteriniz için kullnacağınız sahne kendiğilinden oluşacaktır. Ama bu kurala uygun hareket ederseniz...

Diğer bir husus ise, LOST'da gösterilen flashbacklerin kaynağı...

Dizinin yazarları, o flashbackleri nereden yazıyorlar?

Yani, "bu hafa bununla ilgili bi flashback bulalım" mı? diyorlar? ... Hayır...

O flashbacklerin kaynağı "KARAKTER ANALİZLERİ". Yani, dizini hikayesini kurarken yazdıkları ayrıntılı karakter biyografilerinde bu bilgilerin hepsi mevcut. Oradaki bilgileri yeri ve zamanı gelince birer sahne haline getirip hikayeye yediriyorlar...

Yukarıda demiştim. Her karakter için 8-10 sayfalık biyografilerin faydası olur diye.

Ben şahsen, adayla ilgili gelişmelerden daha fazla zevk alıyorum, karakterlerin geçmişinden. Özellikle Sawyer, Hurley ve Sayid'in hikayesi beni mest etmiş durumdadır.

GÜNCELLEMELER DEVAM EDECEKTİR...

NOT: İnternetten, LOST'un yazarları Damen Lindelof ve Carlton Cuse'nin röportajlarını okumanızı tavsiye ederim.

PROJEDE KARAKTER TANITMA

KARAKTER, KARAKTER, KARAKTER...

Daha önce de yazmıştım: Karaktersiz bir proje düşünülemez.

Tam ben bu yazıları yazdığım sırada GEZGİN hoca sitesine şöyle bir yazı ekledi:

Basit Hikaye, Karmaşık Karakter...

Bu kadar...

Kendisine sorduğumda yazının sadece o iki kelimeden ibaret olduğunu söyledi. "Hikayeni basit tut, karakterini karmaşık yap. En öz yöntem budur" diye de tavsiyede bulundu.

Arkadaşların burada yayınladıkları senaryolara bakıyorum da herkes daha çok öykü üzerine yoğunlaşmış. Oysa öyküye ayırdığınız vaktin yarısından fazlasını da karakterlere adamalısınız. Çünkü sizi izleyen insanlar hikayenizi karakteriniz vasıtasıyla öğrenecekler, bu bağlamda sağlam karakterleri olmayan hikayelerin iyi hikaye olduklarını söylemek gerçekten zor.

Ben de bu yazıda karakterlerle alakalı bazı bilgileri LOST dizisi üzerinden vereceğim. (Dediğim gibi önce yukarıya başlıklarını yazdığım yazıları okuyun)

*** *** ***

- Diyelim ki bir dizi senaryosuna başlıyorsunuz. İlk amacınız karakterleri seyirciye geçirmek olmalıdır. Yani öyküden ziyade karakterlerin sempatik olması seyircileri daha çok etkiliyor.

- Eğer, senaryonuz da 15 karakter varsa, ilk 3-4 bölümü bu karakterleri tanıtmak için harcamalısınız. Ama öyküyü de esgeçmemek kaydıyla. Yani karakter tanıtmaları öykünün içine yedirmelisiniz.

Nasıl mı?

LOST'a bir bakalım nasıl yapmışlar.

Sawyer'ın tanıtıldığı 8.bölüme bakalım...

Bu bölümde Sawyer'ın dramına şahit oluyoruz ama, bunu salt Sawyer üzerinden yapmıyorlar. Sawyer'ın ne kadar inatçı ve çirkef biri olduğunu bize göstermek için Shanon'un astım hastalığı hikayesini buldular. Spreylerin Sawyer da olduğunu düşünmemiz, hatta spreyler onda olmadığı halde ondaymış gibi davranması bile bize Sawyer'ı tanıtan ögelerdir. Bakın, Sawyer'ı tanıtmak için Shonun astım hastalığından faydalanmışlar. Bir karakteri tanıtmak için bir başka bir karakteri kullanmışlar... En etkili yöntemlerden biri...

- Belki de en esgeçilen durumlardan biri de budur: Bir karaktere bir şey yaptırıyorsan mutlaka o karakterin neden öyle davrandığını bilmelisin. Eğer bir adam etrafa ateş ediyorsa niye ettiğini bilmelisin, bildirmelisin izleyicilere...

İsterseniz yine LOST'a bakalım...

İlk bölümde Doktor Jack, insanları kahramanca kurtarmıştı. Oldukça da soğukkanlıydı. Neden? Çünkü doktor... Doktorların zaten temel prensibidir soğuk kanlı olmak.

Ardından Jack, kahramanlıklar yapmaya başladı. Diğer insanları kurtarmaya... Neden Jack kahramanca davranıyor? Çünkü, küçüklüğünden beri böyle bir yapıya sahip,(marc silverman yüzünden yediği dayağı hatırlayın) ayrıca babasının ona verdiği nasihatler de ondaki bu duygunun gelişmesini körüklüyor. Jack'in geçmişi gösterildikten sonra artık biz biliyoruz ki, Jack gerçekten kahramanlık vasıfları olan biri... Her şey yerli yerine bir anda oturuyor.

Ama Jack, doktor olmasaydı, küçüklükte böyle şeyler yaşamasaydı, hiç de inandırıcı olmazdı. Sıradan bir insanın nerde görülmüş bu kadar fedakar olduğu?

Kate için de aynı durum geçerli. Onun bir suçlu olduğunu öğrendikten sonra silahları ustalıkla kullanmasını ve erkek gibi bir kız olduğunu görmeyi yadırgamadık. Çünkü o bir suçlu, gayet doğal.

- Karakterlerinize ayrıntılı geçmişler yazın. Her karakterinizin 8-10 sayfalık bir biyografisi olsun. Diyebilirsiniz ki "Ne işime yarayacak?"

Çok işinize yarayacak...

LOST'a bakarsanız, karakterlerin nasıl birer insan olduklarının izleri hep geçmişte saklı. Sawyer'ın aslında nasıl biri olduğu, Jack'in neden kahraman olduğu, Kate'in neden soğukkanlı olduğunu, Said'in neden bu kadar becerikli olduğunun izleri hep geçmişlerinde saklı.

Yani bir karaktere, "huysuz" diyorsanız, neden huysuz olduğunu bilmek zorundasınız. Bu size çok büyük avantajlar sağlayacaktır.

Nasıl bir avantaj?

Şöyle ki, hikayenizi kurarken tıkandığınız bir noktada karakterin geçmişine dönerek bazı hikayeler üretebilirsiniz. Oldukça sağlam ve derin olur hikayeleriniz....

- Karakterleriniz tutarlı olsun. Yani, pasif bir ergenlik geçirmiş birini süper kahraman yapmayın. Geçmişiyle tutarlılık göstersin karakter. (Psikoloji bilmek şart)

- Yukarıda saydıklarımı eğer bir dizi senaryosu yazıyorsanız hemen vermelisiniz. İlk 1-2-3. bölümlerde bunları vermelisiniz.

LOST bu noktada farklı bir teknik kullanmış. Fark ederseniz, 12.bölüme kadar adayla ilgili gelişmeler çok yavaş ilerliyor. Canavar, telsizden gelen 16 yıllık sinyal, sinyali bulmak için çaba harcama ve adada yalnız olmadıklarını anlamaları.. Bu kadar. Ama onun yerine 12.bölüm boyunca karakterleri bize tanıtıyorlar. Bir yandan karakterleri severken diğer taraftan az az da olsa adayla ilgili şüphelerimizi arttırıyorlar.

Tabi ki o Amerikan Draması...

Peki siz nasıl yapacaksınız?

Dediğim gibi, İlk 3-4 bölümde karakterleri hikayenin içine yedirerek tanıtın. İzleyici önce onları sevsin, ondan sonra onların neler yaşayacaklarını merak etsin.

Hayatta da böyle değil mi zaten?

Hangimiz sevmediğimiz insanın şu an neler yaptığını merak ederiz? Banane deyip geçeriz çoğu zaman.

İşte dizilerde de durum böyle. Onları sevdirmezseniz, izleyici sizin hikayeniz için de "Banane" diyecektir...

Aklıma daha başka şeyler gelirse buraya eklerim... Arada bir bakarsanız buraya iyi olur... Şimdilik bu kadar...





7 Temmuz 2008 Pazartesi

CODE 46

Code 46, 2003 yapımı bir film. Ama ben daha yeni izledim. Çünkü bazı filmlerin DVD'lerini sonraya bırakıyorum. Bu biraz geç kalmıştı. Fırsat bulunca da bolca eski film izlerim. Yine böyle bir fırsat yakaladığımda izlediğim bir filmdi CODE 46.

***

CODE 46, bir bilim-kurgu filmi. Küresel Isınma'nın kendini iyiden iyiye hissettirdiği, çok ileri bir zamanda geçen bir hikayesi var. (Aslında bir hikayesi yok da, ona birazdan bakacağız. )

CODE 46 yasası diye bir yasa var. Bu yasaya göre DNA'ları eş olan insanları birbirleriyle ilişki kuramazlar. Eğer, kuracak olurlarsa CODE 46 yasasını ihlal etmiş oluyorlar ve hafızasının bir bölümünü silinerek cezalandırıyorlar. İleriki zamanda yaşanması muhtemel bir olay üzerine kurulmuş, bir filme güzel malzeme çıkarılabilecek güzel bir konu.

Filmi izlemeden önce DVD kutusunn arkasında yazan filmin tanıtım yazısına bakınca heyecanlanmıştım. Azınlık Raporu tarzında bir film izleyeceğimi sanıyordum.

Ama maalesef...

***

Film başladığında, yukarıda anlattığım CODE 46 yasasından, DNA'lardan filan bahseden yazılar çıkıyor ekrana ön bilgi amaçlı. Ama bundan sonra filmde bununla ilgili çok fazla bir şey göremiyoruz.

Bu yasayı takip edebilmek için her insanın kimlik kartı şeklinde pasoları filan var. Bu pasolar sayesinde insanlar seyahat edebiliyorlar.

Başrol oyuncusu Tim Robbins'in canlandırdığı baş karakter, pasoları üreten bir firmadaki paso hırsızlığını soruşturmak üzere Şangay'a gidiyor ve hırsı kıza aşık oluyor. Kızın hırsızlık yaptığını söyleyemiyor kimseye aşık olduğu için. Sonra kendi de kaçak pasolardan kullanmak zorunda kalıyor.

Peki CODE 46'yla alakalı daha detaylı bilgiler yok mu?

Var...

Kız ile adam birlikte olunca kız hamile kalıyor. Ancak adamın araştırdığına göre DNA'ları eş. Bu yüzden kız, CODE 46 ihlali yaptığı için cezalandırılıyor.

Ama bu da yeterli olmuyor. Yani film, vermek istediği bilim-kurguyu filmin içine tam manasıyla yedirememiş. Bu yüzden CODE 46 ile ilgili en detaylı bilgileri filmin başında çıkan yazılardan öğreniyoruz...

Bu iyi bir yöntem değil..

***

Amma velakin...

Filmde, bütün senaryo hocalarının söylediği o hikaye cümlesi ile uyumlu bir hikaye yok.

Bir daha hatırlayalım:

"“Sempatik bir karakterin, gittikçe büyüyen, ve aşılması imkansız gibi görünen bir dizi engeli aşmasını ve büyük bir arzuyu gerçekleştirmesini sağlayın”.

Buna göre CODE 46'ya bakarsak, aksaklıklar hemen ortaya çıkıyor.

1 -) Karakter sempatik değil. (Sempatik : Sevilen) İnsanların aklını okuyabiliyor ama, özdeşleşme kuralları uygulanmadığı için sempatik durmuyor.

2-) Kahramanın önünde duran, aşılması imkansız gibi görülen engeller yok. Yani kahraman yolunu kaybetmiş tosbağa gibi nereye üflersen oraya gidiyor. Belli bir yolu yok, planı yok.
Böyle olunca da filmde çatışma kurulamıyor ve çatışmasız bir film izlemek zorunda kalıyoruz.

3-) Yine kahraman büyük bir arzuya sahip değil.

4-) Gittikçe yükselen bir tempo, ritm yok. Hele filmin finali, final olma özelliği bile taşımıyor. Yani filmin finali de yok.

Bu kadar "yokluk" içinde bir film "var" olabilir mi?

Hayır!

***

Filmi izledikten sonra aklımda kalan tek şey, küresel ısınma sonucu her yerin çölvari olmasından kaynaklanan ilginç görüntüler ve arabaların gitme sahnesi.

Evet...

Filmin başından sonuna kadar karakterin kullandığı arabayı izliyoruz...

Ayrıca, fimin çok garip bir görüntü anlayışı vardı. Yani, amatör birinin elinde kamera varmış gibi aynı. Belki adam, bilim-kurgu filmi olduğu için tarz denemiş olabilir.

Ama...

Gezgin hocamla muhabbet ederken ona görüntü yönetmenliği hevesimden bahsetmiştim. O da bana şöyle cevap vermişti:

"Anlatacağın iyi bir hikaye olmadıktan sonra çektiğin görüntülerin hiç bir değeri olmaz"

Bu söz CODE 46'ya gelip "cuk" diye oturan bir söz...

***

Bu arada filmin kadın oyuncusu Samantha Morton'u hatırladınız mı?

Ben hatırladım...

Azınlık Raporu'ndaki beyaz oadada yatan beyaz kadın: Kahin.

***

NOT: Hikaye cümlesinin kaynağı için (bkz. SANARİST_ULTİMATE)

GENÇ SENARİSTLR ARAN(M)IYOR !

Genç senaristler aran(m)ıyor!

Gençler, senarist olma sevdasıyla İstanbul'a gelip senaryo atölyelerine katılsa da usta isimlerden olmanın yolu tanıdık yönetmen, yapımcı bulmaktan geçiyor. Ömer Lütfi Mete de “İsmail Güneş olmasaydı, ben olmazdım” diyor.

Televizyonda her biri milyonlarca liralık yapım olan yüzlerce dizi ekrana geliyor ama sadece birkaç tanesi ekranda kalmayı başarıyor. İlginç olan, tutulan dizilerin bir çoğunun hemen hemen aynı senaristlerin elinden çıkması. Çünkü bir yapımın izlenmesinde en önemli etken senaryo. İyi bir senaryodan kötü bir iş çıkma ihtimali olmadığını bilen yapımcılar, bu yüzden dizileri hep marka senaristlere emanet ediyor. 'Peki hiç mi yeni yetenek yetişmiyor' diye sorup, bu konuyu biraz araştırdığımızda karşımıza çıkan tablo ise daha da ilginç. Adeta tekelleşme oluşturulan sektörde çömez bir senaristin bir yapımcıya yazdığı senaryoyu kabul ettirmesi, deveye hendek atlatmaktan zor görünüyor.

Senarist adayı çok ama…

Gaye Boralıoğlu, Mahinur Ergun, Nuran Devres, Ece Yörenç ve Melek Gençoğlu… Senaryo yazabilen gençlerin önündeki en büyük engel, işte bu marka olmuş isimler. Bu isimlerin haricinde birçok insan, binlerce senaryo önerisi ile yapımcıların kapısını çalıyor. Bunların bazıları senaryo kurslarında eğitim almış kişiler, bazıları ise hayal güçlerine güvenerek ortaya yeni hikayeler çıkaranlar. Kuvvetli bir hikaye ve güçlü senaryo ile yapım şirketlerinin kapısını çalan gençler, kapı değil duvarla karşılaşıyor. Çünkü yapımcılar genellikle "sipariş" usülü çalışıyor. Sektörün içindeki isimler de tekelleşmeden muzdarip. Plato Film'in Müdürü ve senaryo dersleri de veren Serkan Turhan, senaryo alanında isim yapmış insanlar yüzünden çoğu gencin de önünün kapandığını savunuyor. Turhan "Çok iyi tanınmamışsanız bu piyasada yer almanız olanaksız" diyor.

Yapımcılar iyi müneccim değil

Yapımcıların da işi riske atmayarak isim yapmış senaristlere sipariş senaryo yazdırdıklarını ifade eden Turhan, bunun sebebini 'yapımcıların kendilerine gelen kalitesiz işlerden bıkması' ılarak gösteriyor. Turhan ayrıca "Yapımcılar dizilerin tutup tutmayacağı konusunda kendilerini müneccim zannetseler de öyle değiller eğer olsalardı bu kadar birbirlerine benzeyen diziler yapmazlardı" görüşünde. Çalıntı olayların sıkça gündeme gelişini de değerlendiren Turhan bu konuda şöyle düşünüyor: “Haklı olan taraf bu piyasada çok fazla tanınmadığı için hakkını çok da fazla arayamıyor. Türkiye'de telif eserleri kanunları var fakat yasal prosedüre girdiğinizde karşınızda güçlü bir kurum varsa sizin davayı kazanma gibi bir şansınız yok” şeklinde konuşuyor. Plato Film'de kurulan senaryo atölyesinde dersler veren Serkan Turhan senarist olmak isteyen gençlerin kitap dahi okumadıklarını anlatıyor. Plato Film'e senelerce senaryo yollandığını anlatan Turhan “Bana gelen senaryoların hepsi deli saçması işlerdi. Herkes günlük dil kullanıldığı için bu işi yapabileceğini düşünüyor” diyor.

Yeni senarist çıktı da biz mi görmedik?

Senaryo yazarlarını bir arada toplamayı amaçlayan Senaryo Yazarları Derneği'nden Ahmet Haluk Ünal ise herkesin senaryo yazarı olamayacağını düşünüyor. Bu amaçla kursa giden ve kendisinin keşfedilmediğini düşünen gençlere yaratıcılığı öğretemeyeceklerini belirten Ünal, gelenlere sadece mimari yapıyı kurmaya dair bilgiler verdiklerini belirtiyor.

İsmail Güneş olmasa Ömer Lütfi Mete olmazdı

Bir dönem ilgiyle izlenen Deli Yürek dizisinin senaristi, Kurtlar Vadisi'nin senaristleri Raci Şaşmaz ile Bahadır Özdener'in hocası ve piyasanın aranan isimlerinden Ömer Lütfi Mete de benzer görüşlere sahip: "Aranan senarist olabilmeniz için kısmet yetiyor. Yetenekten önce kısmet, yetenekten önce talih, yetenekten önce iltimas. Kısacası ahbap-çavuş ilişkisi ile dönüyor düzen. Ben de böyle senarist oldum. İsmail Güneş ahbabım olmasaydı kimin aklına gelirdi Ömer Lütfi Mete'ye senaryo ısmarlamak. Oysa ben onüç yaşından beri roman yazmaya çalışan biriydim. İlk senaryo denemem 37 yaşında gerçekleşti. O günden bugüne piyasanın değiştiğini de sanmıyorum.”

Gençleri küstürüyorlar

Kimse yetenekli gençleri arayıp da senaryo takımlarına katarak ustalaştırmak gibi bir arayış içinde olmadığını da diye getiren Mete, “Nice yetenekli gençler bir fırsat kapısı bulamadan küsüp gidiyor, umudu kesiyor.” diyor. Mete, gençlerin yetenekleri ve birikiminin de önemli olduğunu şu sözlerle vurguluyor: “Senaristlik yaptığım dönemde öyle gençler tanıdım ki, boynuzun kulağı geçtiği gibi beni çoktan geçtiler. Raci Şaşmaz, Bahadır Özdener bu isimlere örnektir. Başka gençler de var, kendilerine ustalık yaptığım. Onlar da beni geçeceklerdir.”

Ömer Lütfi Mete, gençlere bu fırsatı veren ve yeni yetenek çıkmasını sağlayan ustalardan. Mete, “Belki bunda benim senaryo vadisiyle ilgili pek hırsımın olmaması da etkendir” sözleriyle tek başına 5-10 dizi senaryosu yazanlara da gönderme yapıyor. Mete yeni senaristler çıkmamasının sebebini iyi senaryo üretilmemesine de bağlıyor. “Çok nadiren iyi senaryo yazıldığını düşünüyorum. Sinema ve televizyon ürünlerinde çok parlak diyebileceğim çalışma çok az” diyen Mete, şunları söylüyor: “Tekelleşmenin olduğu yerde yeni ürünlerin ortaya çıkma şansları da azalıyor. İsim yapmış birkaç ünlü senarist haricinde gençlerin bu piyasada ismini duymak imkansız.”

Hayal gücüm kiralık

Yapımcıların işi riske atmadan kendi belirledikleri konularda senaryo yazdırdıkları konusuna da değinen senarist, “Senaryolar sipariş üzerine yazılır. Ben birkaç işim hariç genellikle sipariş üzerine senaryo yazdım. Bunun için de 'hayal gücümü kiraya veriyorum' şeklinde bir ifade kullanıyorum. Evet, ısmarlanır ve yazarız” diyor. Televizyonda ki dizilerin başarısız olmasını hızlı hızlı yazılmasına bağlayan Mete “Bazen iyi senaryo kötü film olarak da karşımıza çıkabilir. Televizyon dizilerinde de çok az iyi senaryoculuk görebiliyorum. Zaten iyi olması da imkânsız. Bir hafta içinde mükemmel bir 60-70 dakikalık senaryo yazılamaz. Bir kere yazılır, üç kere yazılır, ama yüz kere yazılamaz. İyi bir senaryo takımı olunabilirse belki olur ama o da zor iş” diyor.

İşin ABC'si…

Senarist olma sevdasına Ankara, İzmir gibi şehİrlerden kalkıp gelen gençlerin çoğu daha bir senaryosu dizi olmadan kendini senarist olarak görmeye başlıyor. Senaryo okullarından genelde çırakların çıkıyor. Kaliteli bir senaryosu ve öyküsü olduğunu iddia edenlerin dikkate alınacağı yerler de yok değil. Örneğin Plato Film'de Sinan Çetin'e senaryonuzu yazılı olarak verseniz asla okumuyor. Fakat siz bir fikrim var dediğinizde "Bana bunu üç beş cümlede anlat" diyor ve sizde anlatabiliyorsanız bu işe ilk adımını atmış oluyorsunuz. Senarist olmaya bu kadar hevesli gencin olduğunu gören çoğu sinema okulu da boş durmuyor ve senaryo atölyeleri kuruyor. Bu kurslarda genel anlamda senaryonun abcsi öğretiliyor. Senaryo Stüdyosu, Plato Film, Sender kurs veren okullardan birkaçı. Kursların çok geniş skalada öğrenci profili var. Öğrenciden ev kadınına kadar farklı mesleklerdeki insanlar Ankara, İzmir; Bursa gibi şehirlerden gelerek senarist olmak için eğitim alıyor.

Çalıntılar da cabası…

Senaryo piyasasında tartışılan bir diğer konu ise intihal olayı. En son Babam ve Oğlum filminin senaryosunun çalıntı olduğu iddiaları konuşuldu. Senaryolarda alıntılar sadece kişilerin senaryoları üzerinden değil daha önceden yayınlanmış diziler üzerinden de yapılıyor. Doktorlar Grey's Anatomy, Zeliha'nın Gözleri Medium, Elveda Rumeli Damdaki Kemancı dizilerinin değiştirilmiş kopyaları. Son dönemde intihal olayı ile konuşulan bir diğer dizi ise Genco. İddialara göre dizinin senaristi kendisine hikayeyi getiren gencin yazdıklarını birebir senaryolaştırıp kendi zimmetine geçirmiş. Yine ilgiyle izlenen dizilerden Pusat ile ilgili bir intihal iddiası gündeme geldi. Dizinin, 'Sahipsiz Gezegen' isimli romanla birebir örtüştüğü iddiaları öne sürüldü.

KAYNAK: YENİ ŞAFAK GAZETESİ

PARS NARKOTERÖR - 3

Eveet...

Yolun sonuna geldik... 17 Şubat'ta ilk yazıyı yazmıştım.

Osman Sınav'ın dizisi PARS NARKOTERÖR rezil rüsva bir şekilde yayın hayatına son veriyor.

Tekrar söylüyorum...

Osman Sınav, Aybars Bora denen adamı yanından uzaklaştırmadıkça Osman Sınav yavaş yavaş çökecektir.

AYBARS BORA'nın yazdığı diziler...

Acı Hayat : Senaryosu kötü... Ama işin içinde Kenan İmirzalıoğlu olunca izlendi...

Pars Kiraz Operasyonu : Maliyetini karşılayamadı, gereken ilgiyi görmedi...

Pusat : Ömrümde gördüğüm en dandik diziydi...

Pars Narkoterör : Fazla söze gerek yok... Yukarıdaki yazıları okuyunuz...

Raci Şaşmaz'ın yazdığı diziler:

Deli Yürek : Türkiye'nin ilk aksiyonlarından... Çok sevildi...

Deli Yürek filmi : 1 milyonun üzerinde seyirci çekti...

Ekmek Teknesi : O da çok sevildi... Fenomen oldu...

Kurtlar Vadisi : Fazla söze gerek yok...


Osman Sınav, bir sonraki projesinde de Aybars'a yer verirse Osman Sınav iyice yaşlanmış demektir...

Türk televizyonu için büyük kayıp...

Yazık...

PARS NARKOTERÖR - 2

Fragmanla ilgili ön yargılarımdan sonra yeni bir yazı daha yazma ve PARS NARKOTERÖR dosyasını kapamak istiyorum...

Fragmanda yazdıklarımı hala daha destekler mahiyetteyim. Eleştirimi iki kola böleceğim:

-HİKAYE
-DİYALOG

HİKAYE

Dizinin hikayesi gerçekten güzel. Her ne kadar içinde bir takım klişeler barındırsa da orjinal tarafları da var. Ancak kanaatim odur ki bu orjinalliği sağlayan dizinin danışmanlarıdır. Yoksa Aybars Bora'^dan böyle bir orjinallik beklemek hata olur.

İlk bölüm gerçekten sıkıcı bir ilk bölümdü. Oysa, bir dizinin en önemli bölümleri ilk ve son bölümleridir. Eğer ilk bölümde ne kadar çok izleyici çekersen fenomen olma şansın o kadar artar. Ancak sen ilk bölümü, sahnedekilerin ne dedikleri anlaşılmayan bir yığın diyalogla doldurursan insanlar ikinci bölümde de bunu olacağından korkup diziyi izlemezler. Nitekim izlemediler de
Birinci bölümün reytingleri 4.sırada yer bulurken, 2.bölümün reytingleri 9.sırada yer buldu kendine. Bu da demektir ki 3.bölüm biraz daha düşecek.

-İlk iki bölümde gözüme çarpan hatalardan en barizi, kötü olan tarafların yani MEHDİ ve VAHİT'in inanılmaz derecede rahat ve şaklaban olmalarıdır. Bu adamların, bu kadar büyük iş yapan adamların belli bir ağırlığı olur, bir karizması olur. Ama adamlar koltuğa uzanıp mandalina yiyerek sevkiyat yönetiyorlar. Keşke her şey o kadar basit olsa... Akılları sıra planları bozulmuş numarasını bize yutturmak için rahat davrandırıyorlar. Hele o en büyük olan SEYYİD ağaya "Nasılsın" diye sorduklarında SEYYİD "Beygir gibiyim hahahahaha" gibi aptalca bir şey söylemesinin bu kadar ciddi bir dizide yeri yok.

Nerede olursa olsun, dizi ya da film fark etmez. Üstadlar şunu bilir şunu söyler:

"Bir filmde aksiyon kaynağını oluşturan şey düşmanın planıdır. Düşman bir plan yapacak ki kahramanda ona tepki versin"

Neticde bu kurala bağlı kalınmış dizide ancak önemli bir sorun var. Yine aynı üstadlar der ki:

"Bir filmde düşman ne kadar acımasısz bir ruha ve sağlam bir felsefeye sahip olursa, aradaki çatışma o kadar güçlüdür"

Bunun Türkçesi şu demek:

Bir filmde veya dizide düşmanın kötülüğünü göstermeniz lazım. Çatır çatır adam öldürürken, psikopatlık yaparken göstermeniz lazım. Birinci bölümdeki gibi "Biz vatansız tüccarız" demekle bu iş olmaz. Göstereceksin vatansız olduğunu... Göstermek her zaman en etkli yoldur. Mizah ustası gibi konuşan kötü adamlardan kim korkar ki? Hayır esprileri de kaliteli olsa belki bir yere kadar ama... Bu Aybars Bora bence komedi de yazsa o da izlenmez...

,- İlk bölümde yaşanan Şamil'in operasyonu sırasında yapılan evlilik teklifine gerçekten çok güldüm.Vay be dedim kendi kendime demek ki bu kadar şebek polislerimiz de varmış. Bence o dizideki narkotik şubenin yanına bir de mizah ünitesi açmaları lazım. Anca karşılar bizimkileri...

- İkinci bölümde vardı: Şamil ve abisi sanki havadan sudan konuşur gibi kadınların yanında operasyondan filan bahsediyorlar. Kadınların da hiç umrunda olmuyor, kız isteme derdine düşmüşler. BU kadar garip bir şey olabilir mi? Siz asker olsanız karınızın yanında operasyondan filan bahseder misiniz? Onun endişelenmesini ister msiniz? Hem de kız isteme gibi hayırlı bir iş öncesi... Ya da siz sevgilinizi kız isteme gününde operasyona gönderir misiniz? (Bir de o ZÜLÜF denen kız sürekli sırıtıyor.)

- Bunun dışında hikayesinde pek bir kusur yok. (Daha ne olsun)

- Bence en büyük kusur çatışma sahnelerinde. Sektörün buna acilen bir çözüm bulmasını istiyorum. Önüne alev efekti eklendiğini 5 yaşındaki çocuğun bile anladığı, titremeyen, geri tepmeyen keleş görmekten, beceriksiz figüran görmekten bıktık. Artık otomatik kuru sıkı fabrikası filan mı bulacaklar ne yapıcaklarsa yapsınlar.

DİYALOG

- Dizinin en büyük kusuru. En kötü amerikan filmine, hatta en kötü avrupa filmine bile baksanız bu kadar dandik diyalog göremezsiniz. Üstatlar şöyle der:

" Eğer söylemek istediklerinin hepsini bir replikte söylüyorsan yazdığın diyalog kötü diyalogtur."

Ama bizim dizideki diyaloglar karşılıklı tanım cümleleri gibi. Oysa diyaloglar ima yoluyla izleyiciye verilmeli. İzleyici karakterin her aklından geçeni duyarsa hikayenin büyüsü kalmaz.Karakter zihnindekini yavaş yavaş anlatmalı, hatta anlatmamalı hissettirmeli... İzleyicini kafasını yoracaksın, düşünmesini sağlayacaksın, ima edeceksin; izleyici onu anlayacak. Yoksa tahtada ders anlatan öğretmen gibi konuşursan biz de dizi izliyor değil ders dinliyor gibi hissederiz kendimizi...Bu da senaristlerin izleyici aptal yerine koymasından başka bir şey değildir. "Ha sen şimdi bunu anlamazsın, sen salaksın, ben bir de bunu sana anlatayım, belki anlarsın" demenin ingilizcesidir. Yani eminim ki şu sitedeki çoğu senarist adayı bile AYBARS BORA'dan daha iyi diyalog yazabilir. Buna inanıyorum.

- Diyalog yazmanın bir kuralı daha vardır: SÖYLEME GÖSTER.

Bunu şu anda bütün dünya sineması kabul etmiş durumda ama hala biz kabul edemedik. Çok acı verici bir şey. En büyük hatamız budur bizim. Eğer ekranda bir şeyi gösteriyorsan bunu söyleme. Yeşilçam'ın vazgeçemediği bir şeydir bunlar:

-Ne o ağlıyor musun yoksa?

E ağlıyor işte kör müsün? Biz de görüyoruz ağladığını. Neden söylüyorsun ki? Biz aptal mıyız?

Karısıyla kavga ettiği için meyhaneye gidip içen bir adam düşünelim ve bunu kaliteli ve kalitesiz senaristin nasıl diyaloğa dönüştürdüğünü görelim.

Kalitesiz senarist:

İçen adamın yanına biri yaklaşır.

- Hayırdır Ahmet neden buraya gelmiş rakı içiyorsun? Bir sıkıntın mı var?
- Var. Karımla kavga ettim. Bizim çocuk futbolcu olmak istiyor ama karım olmasın diyor. O yüzden tartıştık.

Yukarıdaki diyalog kalitesiz bir senaristin diyaloğudur.

Bir de kalitelisine bakalım...

Kaliteli Senarit:

İçen adamın yanına biri yaklaşır.

-Hayırdır.
-Karım...
-Noldu?

Adam elindeki kadehi gösterir...

-İşte bu oldu.

Bakın en kısa yoldan adamın sıkıntılı olduğunu anlatmış olduk.

Bu yöntem sizi yapmacıklıktan kurtaracaktır. Ama bizim dizimizde o kadar çok hatalı diyalog var ki.Hepsini buraya yazamam. Araştırın, bu kurala uymayan yüzlerce diyalog görürsünüz dizinin içinde.

Bir de dizinin güzel yönlerine bakalım.

Benim dizide en çok sevdiğim olay, Süreyya rolündeki kadının oyunculuk başarısıdır. Hem fiziğiyle, hem karizmasıyla, karaktere "cuk" oturmuş biridir. Yine Müge Ulusoy'un performansına da dieyecek yok.

Diğer bir güzellik ise çekimler. Tevfik Şenol yine görüntü yönetmenliğini konuşturuyor ve çok yaratıcı açılar,kamera hareketli sunarak bize görsel şölen yaratıyor. Helal olsun ona.

Artık yeter.

Ben bu kadar ciddi konuların böyle aptal senaristler tarafından heba edilmesine karşıyım. Aha bu da son sözümdür. Pars narkoterör dosyası burada kapanmıştır. Daha fazla diyecek bir şey yok.

Aman siz böyle hatalara düşmeyin olur mu?

KAYNAK: Sanarist_Ultimate

PARS NARKOTERÖR - 1

21 Ocak Pazartesi akşamı, Osman Sınav’ın yeni dizisi Pars Narko Terör yayına giriyor. Daha önceki bir yazımda bu diziye sosyolojik açıdan olumlu yaklaşmadığımı söylemiştim. Ben sinemacı olarak, bir kültür takipçisi olarak üzerime düşeni yaptım. Geriye kaldı işin sinemasal kısmı.

Osman Sınav’ın yeni bir projesi olacaksa ve ben bunu duyarsam, önce heyecanlanıyorum. Ardından, dizinin hikayesi belli oluyor, heyecanım bir kat azalıyor. Çünkü zihnimde oluşan (Deli Yürek ve Kurtlar Vadisi sebebiyle) Osman Sınav profiline biraz ters düşüyor. Hikaye çok tanıdık ve bildik geliyor. Klişe yani. Diyorum ki “Sabret, önyargılı davranma”… Derken dizinin ilk tanıtım fragmanı yayınlanıyor ve benim aklım biraz daha karışıyor. Çünkü fragmandaki sloganlar çok basit ve yapay… Heyecanım bir katre daha sönüyor. Ardından, dizinin yönetmeni ve oyuncuları belirleniyor. Sonra 1.bölümünü fragmanı… İşte benim koptuğum an da bu an oluyor. Kötü bir çekim kalitesi, vasatın altında oyunculuk ya da ona rolünü vasat oynatan bir yönetmen, tekrar eden ve dünya sinemasının kabul ettiği, uyguladığı ama biz Türklerin bir türlü anlamak istemediği “Söyleme göster” kuralına tamamen aykırı diyaloglar… Belki de yönetmenin bir kabahati yok… Diyalog 4.sınıf öğrencisi seviyesindeyse yönetmen ne yapsın? Derken benim heyecanla beklediğim Osman Sınav projesi, beş para etmez diye nitelediğim bir televizyon dizisine dönüşüyor. Bunu PARS KİRAZ OPERASYONU filminde ve PUSAT dizisinde yaşadım ve tabi ki PARS NARKO TERÖR dizisinde de…

Osman Sınav, Kurtlar Vadisi’ni bıraktıktan sonra büyük bir kalite kaybına uğradı. Neden? Çünkü Raci Şaşmaz gibi, ufku açık bir adamı bırakıp, Aybars Bora Kahyaoğlu gibi Osman Sınav çizgisine ters düşen bir adamı asistan olarak seçtiği için…

Kurtlar Vadisi bambaşka bir ruha sahipti. Bakın dizinin fanatiği filan olduğumdan değil, ordaki karakterleri filan sevdiğimden değil. Tarafsız bir sinemacı olarak söylüyorum. Kurtlar Vadisi, (Osman Sınav zamanı) hem hikayesiyle, hem çekimiyle, diyaloglarıyla, oyunculuğuyla tam bir baş yapıttı. Raci Şaşmaz ve Bahadır Özdener gibi iki kaliteli senaristin müthiş hikayesi, insanı düşündüren, kelime oyunlarıyla, aforizmalarla süslü bir senaryo, çok ilginç ve kaliteli kamera açıları, hikayeye uygun ışık anlayışı Osman Sınav’ın vizyonuyla birleşince müthiş bir şey çıkmıştı ortaya… Hem de daha ilk bölümden hissettirmişti kendisini… Kurtlar Vadisi’nin yapımcısı Osman Sınav’dı, PARS’ın ki de o… Değişen ne peki? Değişen tek şey var: Kaliteli Senarist-Kalitesiz Senarist

Kalite farkını anlamak için başlangıç sloganlarına bakalım…

KURTLAR VADİSİ

“Burası Kurtlar Vadisi, burada insan sevdiği için ölür, yaşamak için öldürür…”
“Ölmek en büyük maceramız…”
“Burası Kurtlar Vadisi… Türkiye’de sokaklardan başlayıp, belli bir hiyerarşik bütünlük içinde yükselerek çok derin ve etkili bir konseye dönüşen mafya örgütlenmesiyle, ona karşı mücadeleye soyunanların hikayesi… Bu hem bireysel hem toplumsal yansımaları olan bir serüvendir. Bu serüvende ölmek en büyük maceradır. Burda insan sevdiği için ölür, yaşamak için öldürür.”

Bir de PARS NARKO TERÖR’e bakalım… Neticede hikayesi hemen hemen aynı, bir örgüt ve bu örgütle mücadele edecek bir kahraman var…

PARS NARKO TERÖR

“Bir kilo eroin satarlar, 180000 kalaşnikof mermisi alırlar. Peki kaç Mehmetçik şehit ederler? Onları kim durduracak? Pars….
“Bir kilo eroin satarlar …………. mayın alırlar, topraklarımıza kurarlar. Peki kaç topuk kaç bacak kopar? Kaç can toprağa düşer? Onları kim durduracak? Pars….

Tamam, bunlar bu ülkenin gerçekleri… onların belirtilmesi güzel. Ancak Kurtlar Vadisi’nin bahsettiği şey de gerçeklerdi. Onlar hiç böyle klişe şeylere sığınmadılar… Ben hatırlıyorum. 2002’nin Ağustos ayında, (hatta o gün doğum günümdü) televizyonda Kurtlar Vadisi’nin tanıtım fragmanına rastlamıştım. Aslan Bey’in tok sesi, konseyin kontrol ettiği paradan bahsediyordu ve çok etkilenmiştim… Ama PARS’ın fragmanını görünce açıkçası gülesim geldi yani. Belki işlediği konu gülünecek bir konu değil ama bu acı konunun bu kadar komik bir biçimde tanıtılması garibime gitti.

Şimdi siz diyeceksiniz, slogandan dizi mi yargılanır diye? Ben de diyorum ki neticede sloganı yazanla senaryoyu yazanlar aynı olacak… Slogan yapmacıksa, dizi de yapmacıktır…

Gelelim diyalog kısmına…


1.bölüm fragmanını izledim ve yine gülesim geldi. Dizinin baş karakteri Şamil ile bir askerin konuşması var fragmanda… Duydukça televizyon ekranını kırasım geliyor. Bu kadar iddialı konuyu işleyecek diziye bu kadar klişe diyaloglar neden konulur? Bu benim bile dikkatimi çekiyorsa, Osman Sınav gibi bir yapımcının neden dikkatini çekmez, bir yönetmen böyle bir şeye nasıl izin verir diye… Diyalog aynen şöyle…

(www.parsnarkoterör.com) (3.teaser)

ASKER: Bunlar var ya bunlar bir kilo eroin satarlar, yaklaşık bir buçuk ton c4 patlayıcı alırlar… Hesapta terörle mücadele başka narkotik başka değil mi? (Eliyle işaret eder) Şu yüzünü döndüğün tarafa doğru dümdüz gitsen Alamut’a varırsın. Hasan Sabbah’ın eski evi…

ŞAMİL: Yanındaki fedailere haşhaş içirip suikasta gönderen Sabbah….

ASKER: Ha Sabbah’ın Alamut’u ha Kandil… Avuç avuç kaptagon çıkıyor teröristlerin üstünden. Haplayıp haplayıp salıyor Mehmetçiğin üzerine… Silahların parası da beyazdan…

ŞAMİL: Buralarda hikaye bin yıldır hep ayni galiba abi…

Şimdi bu diyaloğu bir analiz edelim bakalım. Bu diyalog doğal olacağım diye işin büyüsünü kaçırmış. Asker yapmacık olmayayım diye kendini öyle bir kasmış ki yapmacığın alası olmuş.
Tamam araştırma sonucu elde edilen bilgilere bir diyeceğim yok ama bu diyalog Osman Sınav dizisine yakışmayan bir diyalog. Bir kere, “bunlar var ya bunlar” sözü bir kahve muhabbetidir. Kahvelerde oturup okumadan siyaset tartışmaya çalışan adamların lafıdır. Doğallığı ifade edebilir ama bu dizide sırıtan bir diyalogtur. Burada Hasan Sabbah’ı Şamil’in bilmemesi ve Asker’in ona Hasan Sabbah’ı anlatması daha etkileyici olurdu. Şamil’in garip bir edayla Hasan Sabbah’ı anlatması yakışmamış oraya… Bir de konuşmanın geçtiği mekan güzel bir mekan. Böyle güzel mekanlara duygusal ve etkileyici konuşmalar yazılmalı. Ben olsam bu diyaloğu Hasan Sabbah’ın hikayesiyle başlatır, sonra teröre geçer ve en sona ikisini de içeren bir aforizma bulurdum. Ne yazık ki “Buralarda hikaye bin yıldır hep aynı galiba abi” lafı orayı kesmemiş pek. Daha etkileyici, orijinal, duygusal bir cümleye bağlanabilirdi bu konu. Neyse fazla abartmayayım.. Ama bu gibi küçük unsurlar, bir senaristin kalitesini ortaya koyan unsurlardır. Bu gibi ince noktaların gözden kaçmasıyla geliyor zaten başımıza ne geliyorsa. Diyalog her şeydir. Kötü diyalogları olan bir sinema ürününün izlenebilirliği düşer. İsterseniz, 100 milyon dolar harcayın, isterseniz hikayeniz dünyanın en iyi hikayesi olsun.

Sonuç olarak anlatmak istediğim şu… Osman Sınav bu Aybars Bora denen adamla çalışmaya devam ettikçe kalitesi düşmeye devam edecektir. Osman Sınav’ı Osman Sınav yapan Raci Şaşmaz’dır. Eğer Kurtlar Vadisi’ndeki kaliteyi yakalamak istiyorsa Raci Şaşmaz gibi adamlara ihtiyacı vardır.

Dizi Projesi Oluşturma

Artık sıkıldım bu işten.

Yayından kaldırılan her dizi için, iğrenç bir senaryoya sahip olup da hala yayında olan diziler için ve güzel bir konunun kötü senaristler tarafından berbat edilen her dizi için içim acımaya başladı. Üstelik reklam mevzundan dolayı dizi süreleri uzatıldıkça uzatılıyor ve burada anası ağlayanlar hep set çalışanları oluyor. Özellikle yaz aylarında yapılan çekimlerde çoğu set çalışanının yorgunluktan baygınlık geçirdiğini okumuştum. Yazık değil mi bu insanlara?

Yazık...

Hem de çok yazık...

Bu yazık olma durumunu yaratan kişi ne yapımcı, ne yönetmen ne de oyuncu. Bu ahvalin tek bir müsebbibi mevcut:


SENARİST ya da SENARYO


Kötü yazılan bir dizi senaryosu, amacı sadece para kazanmak olan bir yapımcı ile birleşiyor ve 4 bölüm sonra yayından kaldırılan bir dizi ile geride yorgunluktan başka hiç bir şeyi kalmamış olan set çalışanı kalıyor.

Aslında içimde oluşan bu sıkıntıların bir sebebi daha var. Yabancı diziler…Lost, Prison Break, 24, The O.C, The Sopranos gibi dizileri izleyince, “Vay be, adamlar ne dizi yazmışlar.” Yerine “Neden bizde böyle diziler yok” deyip sıkılıyorum. İzlediğim şeyden zevk alamıyorum bu yüzden.

O zaman bu durumun nedeni belliyse, elbette ki sonucu ve çözümü de bellidir.

Peki neden kimse bir şey yapmıyor?

Ne yazık ki sektörün şu anki konjüktörü buna müsait değil. Belki "next generation" (yani biz) döneminde bu durum değişir. (zor...) Ama en azından yeni nesil, genç yazarlar, senarist adayları olarak bu gidişe bir dur demek boynumuzun borcudur. Aynı zamanda hak hukuk meselesi de dahil olmaktadır bu işe. Şahsen, yazdığım iğrenç bir dizi senaryosunu çekeceğim diye heba olan bir set çalışanının hakkını ödeyemem. Bu mesuliyeti kaldıracak kuvvete muktedir değilim.

Umarım bana hak verirsiniz...

O yüzden, muhterem hocam, yüce insan, GEZGİN'in deyimiyle "Karanlığa küfredeceğine bir mum yak" düsturunu benimsemiş biri olarak bir yazı kaleme almaya karar verdim.

Senaryo yazma işi tecrübe gerektirir. Bu tecrübe, illa ki profosyonel bir senaristin yanında yetişmek ve tecrübe kazanmakla olacak değil. İnsan kendi tecrübesini de pekala oluşturabilir. Ancak bunun için, çelik bir irade, sürekli dinç bir beyin ve sebat şart.

Bu sitenin müdavimleri olanlar bilirler. Siteye ilk üye olduğumda buraya bir dizi senaryosu eklemiştim. O zamanlar bana çok harika gelmişti.(Bu senaristliğin kuralıdır: Yeni başlayanlar, ilk senaryolarını dünyanın en harika senaryosu zannederler. Biri "olmamış" deyince de bu işi bırakırlar) Ama şimdi bakıyorum ve gülmekten kendimi alamıyorum. Kötü bile olsalar, bana tecrübe kazandırdığı ve hata yapma imkanı tanıdıkları için onları seviyorum. Zaman zaman açıp okurum onları ve her bakışımda yeni bir hatamı yakalar, onu üzerinde çalıştığım projede düzeltmeye çalışırım.

Bu iş hata yaparak öğrenilen bir iştir. Yaptığınız her hata ileride size taze bir bilgi olarak geri dönecektir. O yüzden hata yapmayı seviyorum. (Aşırıya kaçarsanız, hatanın hata olduğunu anlayamaz ve full error bir senaryo yazarsınız, karışmam...)

Velhasıl-ı kelam...


Burada, dizi yazarken kullandığım teknikleri, olması gerekenleri, dizi hikayesi kurmayı, hikayeyi işlemeyi, karakter gelişimini, karakter yazımını anlatacağım. Bu yazılar tamamen tecrübeye dayanmaktadır. Yüzde yüz doğru olduğuna kimse inanmasın.


Artık mumun fitilini ateşleme vakti geldi. Karanlığa küfretmeye son...

Hayırlısı olsun...

Umarım faydalı olur...


***

NOT: Bu yazının devamını okumak ve yararlanmak istiyorsanız, GEZGİN hocanın bu siteye eklediğim, fikir kaynakları, yaratıcılık ve beyin fırtınası isimli yazılarını okumanız gerekiyor. Yoksa bu yazıdan pek faydalanamazsınız. Neticede anlatacaklarım, onun yazılarından yola çıkarak anlatacağım şeylerden ibaret. GEZGİN hocam benim yegane kaynağımdır. Ona burdan sonsuz teşekkür...
***

Öncelikle şunu belirtmek isterim. Kanallarla yapılan dizi anlaşmaları 13 bölümden oluşmaktadır. Ve yine yapımcıların oyuncularla kontrat yenilemesi her 13 bölümde bir yapılmaktadır. O yüzden bu 13 Bölüm kavramı bizim için önemli... 13 Bölüm kavramını aklınızdan sakın çıkarmayın. Dizi demek 13 bölüm demektir.

***

Hatırla Sevgili, Yabancı Damat ve İkinci Bahar isimli dizilerin senaristi Nilgün Öneş, bir röportajında şöyle der:

"Dizi projesi oluşturmanın asgari süresi 6 ay ile 1,5 sene arasındadır. Bu üç projenin de bir şekilde başarıya ulaşmasının altında uzun süren ön hazırlık aşaması yatmaktadır. Dizi projesi oluşturacak olanlara tavsiyem işlerini çok sıkı tutmaları ve ciddiye almaları. Yayından kaldırılan dizilerin çoğu üzerinde çalışılmamış ve aceleye gelen işlerdendir. 8 aylık ön hazırlık aşaması geçirmiş bir dizi, bir sezon boyunca sorunsuz bir şekilde ilerleyebilir."




Evet, üstad Nilgün hanım gayet doğru söylemiş. Şimdi senaryo yazmaya ilk heveslendiğim zaman başladığım bir dizi projesinin ne hale geldiğini anlatayım.




Aklıma bir konu gelmişti. ASALA operasyonları... Hemen ardından bir kaç baş karakter ve bir takım kronolojik olaylar dizisi... Hemen oturdum bilgisayarın başına ve 1.bölümün senaryosunu yazdım. Derken zihnim açıldı ve bu süreç yedinci bölüme kadar gitti. Ancak 8. bölümün ilk sahnesinin başlığını yazdım, başladım hindi gibi düşünmeye...




Şimdi ne olacak?




8. bölümde tıkanmıştım. Olaylar birbirine girmişti. Bir karakter bir bölümde iyimserse, diğer bölümde kötümser oluyordu. Karakterlerin hepsi birbirine benzemişti. 5.bölümde başladığım bir olayı unutmuş, 6.bölümde yeni bir olaya başlamıştım. Senaryo uçarcasına bir hızla ilerliyordu ve bir bölümde dünya kadar olay meydana geliyordu. Ama işte, bu işe yeni başlayanların o kendine güvenen tavrı, beni bu senaryonun çok güzel olduğuna ikna etmişti. Aradan bir yıl geçtikten sonra çıktısını aldığım 7 bölümün hepsini sobada yaktım. Yanan kağıtlar, benim bu işte tecrübe kazandığımı gösterircesine alevlerin yüzüme yüzüme vurdu.




İşte yukarıda anlattığım olayın tek nedeni projemin ön hazırlık aşamasının yapılmamasıydı. İstenmeyen çocuk gibi bir anda oluvermişti. Kendimden verdiğim örnek yetecek değil tabi.. Bir de sektörden örnek verelim...




Herkes tarafından bilindiği için ilk örnek Kurtlar Vadisi Pusu olsun...




İlk seri gerçekten müthişti. Senaristler projeye Haziran 2002'de başlamışlar, dizi Ocak 2003'te yayına girmişti. Hazırlık süresi 6 ay... Ve her senaristin ders alması için izlemesi gereken bir dizidir. 3. seri olan PUSU ise çok büyük bir şekilde aksayarak ilerliyor. Her bölümde Polat'a bir pusu kuruluyor ve klişe yöntemler uygulanıyor gözüme sokulurcasına. Peki nedeni ne? Senaristler aptallaşmış mı? Hayır. Nedeni ön hazırlık. Senaristler projeye Şubat'ın ortasında başlıyorlar ve dizi Nisan'ın ortasında yayına giriyor. 2 ay... E 2 aylık bir hazırlıkla dizi yazarsan tabi ki de hikayen klişe dolar. Az bir senaryo bilgisine sahip biri dizinin ne kadar kötü yazıldığını anlar. Tabi bizim aklı başında olmayan Türk izleyicisi de ağzını açıp "çok güzel" diye izliyor.




Diğer bir örnek ise yayından kaldırılan Fesupanallah isimli dizi.




Bu dizi de hiç bir şekilde ön hazırlık yapılmamış hissi uyandırmıştı bende. Bir konuyu 3 bölüm uzatmanın sahneleri uzatmak olduğunu düşünen ve kendini senarist zanneden bir grup insan tarafından yazılmıştı dizi. Yahu bir dizide 13 dakikalık sahne olur mu ya? Yani az buçuk dizi izlemiş biri bile bilir bunu. Bir bölümde olabilecek en uzun sahne 4 dakikadır. Bu dizinin de ön hazırlık süresi 2,5 ay… Ünlü oyuncuların çok olmasının dizinin tutacağı düşüncesine yol açmasının ne kadar yanlış olduğunu da göstermiş oldu dizi.

İyi örnekler de var.

Mesela Nilgün Öneş’in İkinci Bahar’ı. Türk televizyonuna onun gibi bir dizi daha gelir mi bilmem. Bu dizinin de ön hazırlık süresi 14 ay… İçinizden diyorsunuzdur 14 ay bir projeye çalışılır mı? Ama 14 ay çalışıyorsun, 3,5 sene boyunca o 14 ayın acısını tatlı bir şekilde çıkartıyorsun.

Hocam Gezgin ile konuşurken bana şöyle demişti.

“Eğer bir dizi projen 2,5 ayda bitiyorsa, ya dahisin, ya da fena halde çalıntı yapmışsın.”

Bu söz bile çok şey anlatıyor aslında.

Ben de anlatacaklarımı 6 ay üzerinden anlatacağım. Bir plan yapılacaksa bu plan 6 ay üzerinden olacak. Diğer yazı da bu 6 ayda neler yapılabileceğinin şemasını vereceğim. 1 ay çalışıp 5 ay yatmak yok yani…

Senaryo Gruplarına Öneriler

Uzun bir süre 3 kişi çalıştığımdan ve artık "Senaryo Grubu Psikolojisini" iyi bildiğimden mütevellid, edinmiş olduğum izlenim ve tecrübelerimi siz değerli arkadaşlarımla paylaşmayı uygun gördüm.

Umarım faydalı olur herkes için...

Televizyon piyasasını elinde tutan senaristler hep bir grup oluşumundalar. Bunlara bir bakalım…

Bir İstanbul Masalı, Hırsız Polis, Bıçak Sırtı: Neşe Şen-Gaye Boralığolu
Yaprak Dökümü, Dudaktan Kalbe: Ece Yörenç, Melek Gençoğlu
Kurtlar Vadisi, Ekmek Teknesi, Eşref Saati: Raci Şaşmaz-Bahadır Özdener-Cüneyt Aysan
Pusat, Pars Narkoterör, Acı Hayat: Aybars Bora, Onur Şener, Selman Kılıçarslan
Fikrimin İnce Gülü, Kırık Kanatlar: Rüya İşçileri


Örnekleri çoğaltmak mümkün…

Hatırla Sevgili, İkinci Bahar, Yabancı Damat : Nilgün Öneş

Mahinur Ergin, Meral Okay vb…

Bir tek Gülse Birsel var tek çalışan….

Bunlar Türk televizyonunu kaplamış olan insanlar… Ve hep beraber çalıştıkları bir arkadaşları var… Yalnız çalışmaktan çok büyük avantajları var, grup çalışmasının. Ama yalnız çalışmanın da tadı başkadır…

***

Herkes gibi bu işe başlarken yalnızdım. Öğrenme aşamasında olduğum için (hala da öyleyim) başkalarıyla çalışmak ilgimi çekmiyordu. Başkalarının hikayemi berbat edeceğini düşünüyordum.

Bir iki projem böyle yalnız geçti.

Sonra, bir arkadaşıma, duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi, yapabileceklerimizi anlattım. Demek ki onun da içinde varmış ki böyle bir şey, beraber çalışmaya başladık. İlk başlarda biraz sıkıntı çektik. Çünkü arkadaşım senaryo bilgisine sahip değildi ama müthiş bir yaratıcı zekası olduğu için ona güvendim. Sonra alıştık ve yalnız çalışamaz olduk. Şimdi hala yalnız çalışamıyoruz.

Bazen, yaptığımız senaryo toplantılarında gerginlikler oluyor, tansiyon yükseliyor, zaman geliyor tepine tepine gülüyoruz. Bazen ikimizin de morali sıfır oluyor, tek kelime yazmadan toplantıyı bitiriyoruz. Bunlar normal...

Benim bu süre zarfında edindiğim en büyük tecrübe şu:

"SAMİMİYET"

Gerçekten samimiyet olmadan hiç bir şey olmuyor. Grubundaki kişiye istediğin gibi takılamıyorsan, ona ne düşündüğünü anlatamıyorsan, her şeyden önemlisi ne hissettiğini ona açıklayamıyorsan iş gerçekten çok zorlaşıyor.

Aslında bizim en büyük avantajımız, aynı yurtta ve okulda aynı sınıfta olmamız olabilir. Böyle bir statüde ister istemez samimiyet oluşur ama diğer türlü de samimiyetin kurulamayacağı anlamına gelmez.

Yani sizin grubunuzdakilerle iyi anlaşmanız için aynı sınıfta ya da aynı işyerinde olmanız gerekmez.

Peki yeterince samimi olmazsak ne olur?

Yeterince samimiyet kurulmadığı zaman, grup üyeleri birbirinin arkasından farklı düşüncelere yönelebiliyor. Toplantı esnasında,kafasına takılan bir şeyi yüzüne karşı rahatça söylemektense, toplantı dışında bunu başkalarıyla paylaşabiliyor.

Ben böyle bir ortamdan sağlam fikirlerin çıkabileceğini düşünmüyorum.

Ama, samimiyet dozu yerindeyse, aklına takılan bir şeyi rahatça sorabiliyorsan, tartışmaktan çekinmiyorsan, az önce bağırdığın, kızdığın arkadaşına toplantı sonrası; "Naber lan" (ya da farklı bir şey) diyebiliyorsan, işte o masadan çıkan fikirler daha bir tatlı oluyor.

O zaman ilk çıkarsamamızı yapabiliriz:

SAMİMİYET

***

Diğer bir unsur ise: EŞİTLİK

Ben arkadaşımla birlikte çalışırken aramızda hiçbir fark yoktur. O, senaryonun teoriksel kısmında eksik olsa bile ikimiz de aynı bilgideymişiz gibi algılarız.

Benim, kabul etmediğim bir satır, onun kabul etmediği bir kelime yazılmaz. Aynı zamanda fikrimi kabul etmedi diye birbirimize kızmayız.

Burada proje sahibinin kim olduğu ikimizin de aklına gelmez. Yani ben ona "Bu proje benim kardeşim, ben ne diyorsam o" gibi ilkel bir cümle sarf etmem.

Ortaya atılan fikir ne kadar güzel olursa olsun ikimiz de aynı anda sevmiyorsak, ikimizi de heyecanlandırmıyorsa, o fikir senaryoya girmez.

Çünkü benim göremediğim bir eksiği mutlaka görmüştür.

Eğer, ben "Bu sahnede X karakteri koşar" diyorsam, niye koştuğunu ona anlatmak zorundayım. O da aynı şekilde... Birbirimizi ikna etmeden hiç bir şey yazmıyoruz.

(Mesela bir röportajda Yaprak Dökümü'nün senaristlerinin senaryoyu bölüştüklerini duydum. Tretmanı çıkardıktan sonra senaryoyu bölüşüp diyalogları tek çalışarak yazıyorlarmış. Çok garip... Tercih meselesidir ama bilmiyorum yine de... Pek sağlıklı değil... )

Ama bu yazdıklarımın fikir üretilmesine engel teşkil ettiği anlaşılmasın.

İkimiz de bilinç altı denen mekanizmanın nasıl çalıştığını bildiğimiz için, birbirimizi kesinlikle kısıtlamıyoruz. Olabildiğince fazla fikir üretmeye çalışıyoruz. Ve saçma, pahalı, uygulanamaz olmasına önem göstermiyoruz.

Yani, çok ciddi bir aşk hikayesi kurgularken “Kızın babası, uzay/zaman düzleminde gidip gelebilen bir dinazorun soyundan geliyor olsun.” gibi bir düşünce ortaya atılıyorsa, o toplantıda kim bilir nasıl bir muhabbet dönüyordur siz düşünün #61514;

Diyebilirsiniz ki; bunun size ne faydası oluyor?

Şöyle bir faydası var: Saçmalama özgürlüğümüzü kullanınca cesaretimiz artıyor. Bilinç altımızı ele geçiriyoruz ve o da (bilinç altı) bize farklı, orijinal fikirler göndererek, bizi ödüllendiriyor.

Gezgin Hocam’ın bir örneğini vermek istiyorum:

Terminatör’ün yazarı James Cameron ve arkadaşı Terminatör 2’yi yazmak için masa başına geçtiklerinde şöyle bir fikir çıkmış: Terminatör bu filmde iyi rolde olsun.

Daha sonra bu fikrin saçma olduğunu düşünüp gülüp geçmişler. Ama sonra saçma olarak düşündükleri bu fikre dönerler, filmin konusunu bu fikre göre kurarlar ve muhteşem bir film yaparlar.

Saçma fikirlere çok iyi bir örnek…

***

Diğer bir unsur ise İŞ BÖLÜMÜ

Amerika’da böyle işler vardır. Mesela, yabancı dizileri izliyorsanız, WRİTİNG bölümünde her bölüm farklı birinin ismi yazar. Ama CREATİNG diye bir faktör de vardır.

LOST dizisinin CREATİNG’i J.J Abrams’dır. İlk bölümün senaryosunu yazar sonra diğer senaristlere bırakır. Ama sürekli işin içindedir. Denetler, katkıda bulunur. Ekibin başıdır.

Bu bir bakıma olağan karşılanabilir…

Ama bizde Tretman Ekibi diye bir ekip vardır. Benim hala daha kafamın almadığı bir konudur. Ya ben dizimin tretmanını niye başkasına yazdırayım? Diyaloglarımı neden başkası yazsın? Çok garip…Bana bu konuyu anlatabilecek olanları dinlemeye hazırım…

O yüzden size tavsiyem böyle işlere girmeyin. Sinopsisi de, tretmanı da, diyalogu da beraber yazın. En iyisidir…

Ha eğer yazamıyorum diyorsanız… Yapabileceğiniz tek şey var:

ÖĞRENMEK…

Kimse, bu işi anasının karnında öğrenmemiştir. Allah vergisi yetenek başka bir konudur. Ama bizler de bu işi tırnağımızla kazıyarak öğrendik. O yüzden gruptaki arkadaşlarınıza bu şekilde davranmak yanlıştır diye düşünüyorum…

Bunlar benim kendi tecrübelerim…

Kesinlikle “kesin” kurallar değildirler ama uygulanırsa da iyi sonuç verecek şeylerlerdir.

Takdir sizin…

8 Şubat 2008 Cuma

AMERİCAN GANGSTER

Divx denen olayın gözünü seveyim. İnternette dolaşan filmler her ne kadar sahiplerine emek hırsızlığı yapıyorlar dedirtse de yakın zamanda bunu önüne geçilebileceğini düşünmüyorum.

*** ***

Divx'in son nimetinden geçen gün faydalandım ve ülkemizde gösterime henüz giren American Gangster filmini daha Türkiye'ye gelmeden önce izleme fırsatım oldu.

Filmin yönetmeni, Gladiatör, Black Hawk Down (Kara Şahin Düştü) Kingdom Of Heaven (Cennetin Krallığı) filmlerinin yönetmeni Ridley Scott. Bir de kardeşi vardır Tony Scott. O da, Men On Fire (Gazap Ateşi), Enemy of The State (Düşman Hattı) ve Deja Vu filmlerinin yönetmenidir. Anlayacağınız bu iki kardeş, Hollywood'da başarılı işlere imza atan cevval insanlar.

American Gangster filminin çekileceğini duyduğum zaman bir hayli heyecanlanmıştım. Çünkü yönetmeni Ridley Scott ve oyuncuları Denzel Washington, Russel Crowe idi. Konusu da mafya olunca filmin tadından yenmez olacağı hissine kapılıp beklemeye başladım.

Film, Wietnam savaşının yaşandığı günlerde geçiyor. Denzel, Wietnam'daki kuzeni vasıtasıyla aşırı kaliteli ve ucuza mal ettiği uyuşturucuları Amerika'da pazara çıkarıyor. Bu mallar sayesinde piyasadan herkesi silen Denzel, Amerika'nın en büyük mafya babası haline geliyor. Ancak bunu bilen çalıştığı insanlar dışında hiç kimse. Herkes onu büyük bir iş adamı zannediyor. Ayrıca bir zamanların Amerika'sının (belki hala öyledir) pisliğe batmış halini izleme şansımız oluyor. Ridley Scott'un yüksek kaliteli prodüksiyonu bize bu duyguyu fazlasıyla hissettiriyor.

Russel Crowe ise, ailevi sorunlar yaşayan bir polis. Filmin ilk başlarında Denzel ile Russel arasında yaşanacak çatışmayı merak etmeye başlamıştım. Ancak bir türlü olmadı. İlk 45 dakika boyunca bu iki insan hiç karşı karşıya gelmediler. Birbirlerinden haberleri bile yok. Oysa, bir filmde kahraman ile düşman ara ara karşı karşıya gelmeli ve birbirlerine meydan okumalılar. Bu çatışmanın düzeyini arttırarak gerilim oluşmasına vesile olur.

Russel'ın aslında uyuşturucu baronunun Denzel olduğunu öğrenmesi filmin sonuna doğru oluyor. Oysa, ikinci perdenin başında bu bilgi gelseydi, bu ikili film boyunca çatışacak, biri kaçacak, diğeri kovalayacaktı. Onun yerine bize, hikayeye katkısı olmayan bir sürü şey izlettiler.

Filmdeki çatışma, yok denecek kadar zayıf kurulmuş. Oysa, daha heyecanlı yapılabilirmiş gibi geldi bana. Asllında şöyle bir şey de var: Filmin senaryosu gerçek hayattan alınma. Birinin hayat hikayesi şeklinde. Ama hayat hikayesi de olsa, neticede sinema yapıyorsunuz. Hikayenin üzerinde oynama hakkına sahipsiniz. Belgesel zihniyetiyle yapılan hayat hikayesi filmlerinden biri. Filmin süresinin 2 saat 37 dakika olmasına da bir anlam veremedim.

Çatışma unsuru genelde sahnelik kullanılıyor ve birbirlerine racon kesen adamların kavgalarını izlerken biraz geriliyoruz o kadar.

Filmde, çok fazla karakter var ve hepsini akılda tutmak bazen zorlaşabiliyor.

Denzel'e kötü rol bir hayli yakışıyor. Gerçekten hakkını vererek yapmış. Russel Crowe ise Gladiator ve Akıl Oyunları'ndaki performansından biraz mahrum kalmış gibi.

Neticede American Gangster filmi bekleneni vermeyen bir film. Ancak, racon görmek isteyen, çatır çatır şiddet işleyen karakterler izlemek isteyenler için ideal bir film. Hikayesine bakıp, büyülenmek isteyenler için ise hayal kırıklığı.

KOLAY GELSİN...

12 Kasım 2007 Pazartesi

TERÖR & NARKO TERÖR

Malumunuzdur ki, millet olarak bir kaç çapulcu hainin silahlarından çıkan mermiler ile şehit düşen vatan evlatlarının ahvaline ağlamaktayız. Ama elimizden gelen sadece ağlamak, sızlanmak ve sokağa çıkıp "Kahrolsun PKK" diye bağırarak terörü lanetlemek. Ancak bunlar bu blogun konusu değil. Siyasi bir yazı yazacak değilim zira. Sadece kafama takılan bir kaç soruya cevap arama çabası olacaktır bu yazı ve Türk Televizyon sektörünün halini gözler önüne serecektir.

Yukarıda da bahsettiğim gibi "Terör" bu milletin içinde en fazla irin bulunduran, bir zamandan sonra mide bulandıran ve ve haliyle en fazla kanayan yarası. Netice itibariyle toprağa düşen her evladımızın acısı sinir merkezlerimize dokunuyor ve bu durum içimizden de olsa terörü lanetlememize olanak tanıyor. Terör bu haliyle bile, sadece ismi söylendiğinde insanların yüreklerinde bir sızlama yaratabiliyor. Yani bu mevzu Türkiye'nin en hassas mevzusu...

Peki nasıl oluyor da Türk televizyonu, bizim için en hassas olan bu noktadan bize saldırarak duygularımızı sömürmeye çalışıyor? Hem de akıllanmadan, uslanmadan...

Geçmişe dönüp baktığımızda "KURTLAR VADİSİ TERÖR" adlı dizi bu kanayan yarayı izleyicilere göstermek istedi. Her ne kadar ortaya çeşitli komplo teorileri atılsa da dizi yayından kaldırıldı. Kimilerileri foyalarının ortaya çıkacağından korktu, kimileri bunu kendi milletlerine hakaret saydı, kimileri de şehit düşen evlatlarının televizyon dizilerine malzeme olarak duygularının sömürülmesini istemedi. İster müspet olsun, ister menfi olsun yapılan bütün bu eleştiriler "terör" konusunun dizilere malzeme olamayacak kadar hassas bir konu olduğunu bizlere anlatmış oluyordu aslında.

Neticede senaryo belliydi...

Bir kaç şehit görüntüsü izletilecek, alttan yanık bir türkü verilecek ve bizlerden bunu izlerken gözyaşı dökmemizi bekleyecekler, ardından deli gibi para kazanıp keyiflerine bakacaklar.

Dizi yayınlanan ilk bölümüyle de kısmen de olsa bunu gösterdi nitekim, yukarıdakileri nispeten uyguladı.

Geçenlerde yayınlanan yasaklı ikinci bölümü ise ortaya aslında bambaşka bir fotoğrafın konulmak istediğini anlattı bizlere. Dizideki amaç terörist öldürüp, milliyetçilik aşılamak değil, terör örgütünün şemasını, portresini çizip, "Bakın bu adamlar budur, şudur." demekti. Yani bir nevi durum tespiti olacaktı dizi.

Ama olmadı ve bu tartışma bir şekilde unutuldu gitti.

Benim asıl korktuğum ise başımıza bu şekilde bir tartışmanın daha musallat edilmesi.

Neden mi?

Çünkü Yapımcı/yönetmen OSMAN SINAV, Pars Narko Terör adıyla bir dizi çekme hazırlığında. Hem de Kurtlar Vadisi Terör'den daha cesur bir senaryoyla. Ne yazık ki fragmanları buram buram duygu sömürüsü kokuyor ve mümkünatı olmayan şeylerden medet umar hale getirmeye sevkediyor bizi.

Fragmanda şunlar yazılı:

- 1 kilo eroin satarlar, 18.000 kalaşnikof mermisi alırlar. Peki kaç mehmetçik şehit ederler?

Ardından görüntüye bir şehit cenazesi geliyor. Resim siyah beyaz... Ancak şehidin tabutunun sarıldığı Türk bayrağı kırmızı... Ve bir küçük çocuk tek başına tabuta bakıyor. Altta ise yanık bir türkü... Ardından bir yazı daha geliyor...

- Onları kim durduracak? Pars Narko Terör...

Ancak öyle bir söyleniyor ki bu cümle, sanki bütün terörü PARS bitirecekmiş gibi?

Ne acı değil mi?

Bundan sonra aklıma şu sorular ve düşünceler yağmur gibi yağmaya başlıyor...

- Osman Sınav, bu işin sonunu düşünemeyecek kadar aptal mı?
- Kurtlar Vadisi Terör neredeyse ülkeyi bölecek hale soktuysa, bu kadar iddialı bir yapım nelere yol açmaz?
- Yine Osman Sınav bu zamanlamayı bilerek mi seçti? Bir haftada 20 şehidin verildiği zamanda bu dizinin insanlara izletilmesi ne kadar doğru?
- İnsanların duygularını paraya çevirmek bu kadar basit mi?

Kimse burada çıkıp da "Olur mu efendim?... Bu dizi kanayan yaramıza merhem oluyor? Bize şehitlerimizi hatırlatıyor. Gerçekleri görmemiz lazım değil mi?" gibi nutuklar çekmesin.

Bir kere bu tip yapımlar yaraya merhem olmaz aksine tuz basar. Şehitlerini hatırlamak isteyen hatırlar. Gerçekleri görmek istiyorsan, doğru kaynaklardan doğru okuma yaparsın olur biter.

Milletin milliyetçilik duygularını körükleyip, dizilerden gündem takip ettirmeye, şehitler üzerinden para kazanmaya kimin ne hakkı var?

Kimsenin hiç bir hakkı yok?

Herkes haddini hududunu, sağını solunu, çapını çevresini bilmeli.

Ufacık bir şehit haberinde onuru kırılan bu milletin bu onurunu ayaklar altına alıp, bizi terör örügütüne küfreder hale getirecekler.

Ne bir kaç parça küfür, ne bir kaç dizi, ne de kırılan onurumuz, bize şehit olan evlatlarımızı geri getirmez. Gözyaşlarımız bu yangını söndürmeye yetmez.

O yüzden herkes işini yapmalı...

Neticeyi izleyip göreceğiz...

Kolay gelsin...

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Karakter Oluşturmak Üzerine Küçük Bir Not

Film yazmanın en zahmetli taraflarından biridir Karakter Oluşturmak. Ne olursa olsun sonuçta ekranda görülecek insanı şekillendiren sizsiniz. Bu bile aslında çok büyük bir olay. İzleyicide gerçeklik ve orjinallik duygusu uyandırmanın yegane şartlarından biridir karakter. Karakterinizin üzerinde ne kadar çalışırsanız filminiz o kadar canlı ve derin gözükür. Silik ve sıradan karakterlerin filmde işi yok. Dışarısı sıradan insanlarla dolu zaten. Filmi izleyenleri 80-90 dakika o koltukta oturtuyorsan bunun hakkını vermek zorundasın. Çünkü sinema denen kültür faaliyetinin altında günlük yaşamın monotonluğundan bir nebze uzaklaşıp, farklı şeyler görme isteği ile arz-talep dengesi yatar.

Bu yüzdendir ki filminizdeki karakterler orjinal olmak zorundadır vesselam...

Peki bu orjinallik nasıl sağlanır?

Orjinalliği sağlamının en etkili yolu şüphesiz gözlemdir. Ancak sadece gözlem yeterli gelmeyebilir. Bu gözlemleri tutarlı şekilde birleştirip sağlam bir "Kolaj Karakter" oluşturmaktır önemli olan.

Peki bu kolaj nasıl yapılır?

Şahsen kullandığım yöntem bir hayli işime yaradı diyebilirim. Müsait bir vakitte, samimi bir arkadaşınızla muhabbet ederken sözün bittiği yerde, konuşulacak bir konu kalmadığı anda devreye girerek arkadaşınızı tahlil edin. Daha doğrusu tahlil ettirin.

Ona şu soruyu sorarak başlayabilirsiniz? (Arkadaşınızın adı Hasan Yılmaz olsun.)

"Bir gün herhangi bir kitapçı ya da kütüphane gezerken rafta bir kitaba rastladın. Kitabın ismi "Hasan Yılmaz". Bu kitapta Hasan'ın hayatı ve bütün karakter özellikleri mevcut. Aldın okudun. Bana o Hasan Yılmaz'ı anlatabilir misin? Nasıl bir tipti? "

Bu sorudaki asıl amaç arkadaşınıza kendi kişiliğine dışarıdan bakmasını sağlamak. Aslında siz ona "Bana kendini anlat" demek istiyorsunuz.

O kendini anlatmaya başladıkça tıpkı bir psikolog gibi ona sorular yöneltin ve ruhunun derinliklerine inmeye çalışın. Zaten arkadaşınız ister istemez açılacak ve bülbül gibi şakıyacaktır. Seans bittikten sonra kişiliğini tek cümleye indirgemeye çalışın. Eğer bir farklılık, ilginçlik söz konusuysa not alın ve karakter klasörünüzün içine koyun.

Örnek:

"Rahat yaşamak, zengin olmak isteyen ama bunun için hiç bir şey yapmayıp, düşündüklerini sadece fikir olarak bırakıp eyleme geçirmeyen biri..."

Komedi filimlerinde ya da dizilerinde görülebilecek boş bir insan tipi olabilir.

Bu yöntemi bir kaç kişi üzerinde uyguladıktan sonra dosyanızda çok farklı karakterler biriktiğini göreceksiniz. Bunları tutarlı bir şekilde harmanladıktan sonra karakteriniz filme hazırdır. Afiyet olsun. :)

Çok faydasını gördüm. Sadece sinemayla ilgili bir durum da değil. Sosyo-kültürel açıdan da oldukça keyif veren bir yöntem. Farklı insanlar tanımak, onların ruhunda derinlemesine bir gezintiye çıkmak çok eğlenceli geliyor bir zamandan sonra. Hem sosyal ilişkilerinizde size yardımcı olacak bir takım bilgiler de edinebilirsiniz. Sonuçta senarist denen kişinin sosyal açıdan zengin olması şart. Aksi takdirde o duyguyu vermesi imkansız.

İnsanların dış görünüşlerine fazla aldanmamak lazım. Dışarıdan en aktif, en pozitif, en entellektüel gibi görünen birinin aslında ne kadar boş biri olduğunu çözebilir, ya da çekingen, sosyal ilişkilerinde bir düzen oturtamamış kişilerin aslında ne kadar dolu olduğunu, insana huzur verdiğini keşfedebilirsiniz.

Gerisi de sizin yaratıcılığınıza kalmış artık...

Kolay gelsin...

DÜZELTME

Bir daha herhangi bir konuyla alakalı bir şeyler söyleyeceksem araştırma yapmadan yazmayacağım.

Aşağıdaki yazıda "Komiser Nevzat" ile ilgili bazı bilgiler mevcuttu. Buna ister önyargı deyin ister tahmin deyin. Sonuçta o yazı orada ve bir çok kişi tarafından da okundu.

Dizinin edebi yoksunluktan uzak olabileceğini yazmıştım. Fakat Komiser Nevzat karakterinin Polisiye yazarı Ahmet Ümit'in meşhur roman karakteri olduğunu öğrenmem uzun sürmedi. Belki de Ahmet Ümit'i pek okumadığımdan kaynaklandı. İlk özrümüz bu.

İkincisi ise yapmacıklıktı. Belki senaryo ve diyaloglar ile ilgili bir şeyler olabilir ama çekimler konusunda bunu söylemek zor. Çünkü dizinin yönetmeni Veli Çelik. Bu şahsiyet bir zamanlar tiryakisi olduğum ve etkileyici aksiyon sahneleri içeren "Sıcak Saatler" dizisinin yönetmeni. O günün şartlarında (10 yıl öncesinden bahsediyorum) bir şeyler başarmış bir yönetmenin günümüz şartlarında ne yapacağı az çok kestirilebilir. Bu da ikinci özrümüz.

Geriye zurnanın son deliği kaldı:

SENARYO...

İşte o kesin değil. Hala daha kaygılarım devam etmekte. Dramatik açıdan çok zenginleştirilebilecek bir konseptin çatışmasız ve basit bir olay örgüsü üzerine oturtulma olasılığı beni korkutmakta. Neyse...

İzleyelim görelim...

20 Ağustos 2007 Pazartesi

YENİ SEZON BAŞLIYOR !

Malumunuz ki Türkiye'de dizi sezonu Eylül ayının başı itibariyle başlar. O günlere yaklaştıkça televizyonlarda yeni yayın döneminde ekranlarda olacak dizilerin teaserleri, fragmanları arz-ı endam eder izleyiciyi bir an önce kendine çekip, reyting kavgasına tutuşur taze dizilerimiz.

Ekran kirliliğinden bahsettiğimiz şu günlerde bu sorunun aslında tek püf noktası olduğunu görmek zor olmasa gerek: İyi prodüksiyon = Zengin (ya da gönlü zengin) yapımcı

Fakat bizde bu kavramların semeresini gören yapımlar bir elin parmaklarını geçmez. İşte o herkesin ağzına sakız olan "Ekran Kirliliği"'nin temelinde bu nokta yatıyor. Kötü prodüksiyonların çokluğu, televizyonu izlenmez kılıyor bir kerteden sonra. Temennimiz Türk Televizyonu'nun en azından bu sene iyi prodüksiyonlara ev sahipliği yapması.

Benim dikkatimi çeken bir kaç dizi var yeni başlayacak.

1-) Fesüphanallah

Çok büyük paralar harcayarak belkide Türk Televizyonu'nun en pahalı dizisini(Ayrılık) yapmasına rağmen (senaryosu da kaliteliydi) 6 bölümden fazla gidemeyen ve Kurtlar Vadisi dışında dizi tutturma konusunda şeytanın bacağını bir türlü kıramayan PANA FİLM yine bir dizi projesiyle karşımızda.

Senaryosunu, Ekmek Teknesi'yle gönlümüzde taht kuran Hasan Kaçan (heredot Cevdet) ve onun Gırgır dergisinden tanıdığı bir kaç arkadaşıyla beraber yazdığı dizinin hem konusu orjinal hem de oyuncu kadrosu çok iddialı. Şafak Sezer, Cem Davran, Kadir Çöpdemir, Erdal Tosun, Ahmet Yenilmez, Hasan Kaçan, Kerim Yağcı, Ayşen Gurudağ, Özlem Tekin gibi isimlerin oynayacağı dizinin reklamı da ATV tarafından sağlam yapılırsa yeni bir Ekmek Teknesi furyası bizi bekliyor gibi. Aksi takdirde bu şahane kadroya rağmen reytinglerin yerlerde sürünmesi içten bile değil.

2-) Pusat

Genel itibariyle başarılı prodüksiyonlara imza atan Osman Sınav, bu sefer Türk insanın nabzının attığı kör noktayı çok iyi yakalamış ve bir BOKSÖR dizisi yapmaya karar vermiş. Tarık Solak organizasyonlarının reyting rekorları kırdığı ve adeta bir paranoyaya dönüşen Kick Box maçlarını seyreden insanımız bu diziyi kaçırmaz gibi geliyor bana. Dramatik yapısı sağlam kurulursa, gerçeklik duygusu ön plana çıkarılırsa ve amatörlüklere yer verilmezse dizi Kurtlar Vadisi'nden bile fazla reyting alabilir. Yani Pusat, her an Polat'ı nakavt edebilir de diyebiliriz.

Çünkü hem konu sıcak hem heyecanlı...

3-) Kuzey Rüzgarı

Aslında bu diziyi yazmayacaktım da elim bir anda yazıverdi işte. Mustafa Şevki Doğan imzalı dizinin konusu Kabadayılık. Oyuncu kadrosunda ise biri klasik biri modern olmak üzere iki mafya babası yer alıyor: Kadir İnanır, Oktay Kaynarca...
Fragmanını izlediğim kadarıyla prodüksiyonu oldukça kaliteliymiş gibi geldi ama emin değilim.

Gelelim işin sosyolojik boyutuna...

Kurtlar Vadisi'nden sonra başlayan şiddet özendirici dizilere karşı koyma hususu bu diziyle devam edecek gibi duruyor. Çünkü, bu sektör çok nankör bir sektördür. İnsnaları etkilemek için ortaya bir Polat, bir Çakır karakteri atarsın ama bu karakterlerin insanların ruh hallerinde nasıl bir yozlaşmaya ve çöküntüye yol açtığının farkına bile varmazsın. Kahraman olacağım diye beklerken günah keçisi oluverirsin bu ülkenin Sinema-TV sektöründe.

Merak etmeyin...

Kuzey Rüzgarı 6-7. bölümüne geldiğinde ortalarda Kuzey(Kadir İnanır'ın dizideki ismi) taklidi yapan onlarca çocuk göreceksiniz. Mafya ve şiddet özendirme konusu daha yeni soğumuşken bu tartışmanın gereksiz yere medya alemini meşgul etmesi beni rahatsız edecek. Üstelik yine bir Tv dizisi yüzünden... Mustafa Şevki Doğan nasıl cesaret edip de böyle bir işe kalkıştı hayret doğrusu.

Yukarıda saydıklarım dışında dikkatimi çeken bir dizi daha var. Amerikan tarzı aksiyon dizisi çekeceğim diye yola çıkan bir dizi... Ancak ismi pek tatsız: Komiser Nevzat... Daha etkileyici olabilir miydi? Prison Break dizisinin isminin "Michael'in Acıları" olması gibi bir şey bu....

Ben dizinin isminden bazı şeyler anladım:

- Dizi edebi yoksunluktan uzak. (Bknz. Sağır Oda, Kurtlar Vadisi, Pusat, Kuzey Rüzgarı gibi dizilerin teaserlerindeki sloganlara)
- Yapmacıklık hat safhada olabilir.
- Çatışmasız bir dramatik yapı ve ayrıntıların çokluğu

İnşallah beni mahcup eder bu dizi. Çünkü gerçekten "24, Prison Break, CSI: NY, Lost" dizilerindeki gibi aksiyona çok ihtiyacı var beyaz camımızın.

Diziler yayınlanmaya başladıkça eleştirilerini buradan takip edebilirsiniz.

Kolay Gelsin...

8 Ağustos 2007 Çarşamba

HÜZÜN

Bir parça hüzün halleder her şeyi....

Senaryo konusunda belki de Türkiye'nin en bilgili şahsiyetlerinden biri olan muhterem GEZGİN, www.senaryorum.tk adlı siteyi kapatarak yazın hayatına son vermiştir.

3 sene boyunca senaryo hususunda söylenebilecek her şeyi fazlasıyla söyleyen ve sanal ortamda kendine öğrenciler edinen bu mümtaz şahsiyete buradan tekrar tekrar teşekkürlerimi gönderiyorum.

Umarım, onun bu kararı almasında tetikleyici rolü oynayanlar emellerine ulaşmışlardır. Yoksa çok büyük ayıp ettiler vesselam...

Bizim insanlarımız ne zaman birilerini siyasi görüşlerine göre yargılamaktan vazgeçerlerse GEZGİN o zaman geri dönecektir. Ve ne yazık ki böyle bir şeyin olması yakın zamanda mümkün değil.

Bizi böyle bir ilim deryasından mahrum bırakanlar utansın...

Diyecek başka bir şey yok.

17 Temmuz 2007 Salı

PRİSON BREAK

Şu an ikinci sezonunun bitiren ve üçüncü sezonun hazırlanan bir dizidir Prison Break. Ama dizide tuhaf bir durum var: Bağımlılık...

Eğer işiniz yoksa sizi minimum 6, maksimum 10 bölüm izlemeden başından kaldırmıyor. Peki neden bu kadar başarılı bu dizi?

Aşağıda dizi ile ilgili bazı notlarım var. Biraz dağınık olabilir ama işe yarar bilgiler var.

- Evvela dizinin ismi bile insanı etkiliyor: Hapisten Kaçış
Hapisten Kaçış dendiğinde çoğumuzun aklına gelen sahneler, gizli geçitlerden ya da kazdıkları tünelden her an yakalanacakmış hissi ile kaçmaya çalışan mahkumlar. Bu da dolayısıyla aksiyon, gerilim ve heyecanı beraberinde getiriyor. Dizi daha izlemeye başlamadan bile insanı kendine çekmeyei başarıyor.

- Dizinin belkide en çok öne çıkan unsuru kuşkusuz HİKAYE. Dizinin hikayesi inanılması güç bir şekilde ilerliyor. Masum olduğu halde idama mahkum edilen abisini hapisten kaçırmak için hapse giren bir kardeş... "Dışarı çıkmak için içeride olmak lazım" felsefi bir bakıma. Üstelik bu kardeş, yapı mühendisi. Aylarca çalıştığı kaçış planını vücuduna dövme olarak işlettiriyor. Şaşırmamak elde değil.

- Dizi, senaryo kuramına çok sadık kalmış ve çok da iyi etmiş. Senaryo kuramcılarının dediği "Sahneye geç gir, erken çık." kuralını uygulamadığı sahne hemen hemen yok gibi. Çatışmasız sahne yok gibi. Her sahnenin süresi yeterli. 3 dakikadan uzun sahne yok denecek kadar az. Bu da ister istemez hikayeden koparmıyor bizi.

- Dizi, ilk bölümüyle hikayenin ortasına bizi yaka paça atıyor. Kendinizi bir anda FOX RİVER'da buluyorsunuz. Ben ilk başlarda demiştim: "Neden bu adamlarla ilgili bilgi yok? Scofield bu planı nasıl yapmış?" Ama sonradan bir bölümü buna ayırarak kafalardaki bütün soru işaretlerini sildiler. Her şey birbir gösterildi. Aslında çok sıkı bir yöntem. Dizinin ilk bölümüyle hikayenin ortasına atlamak gerekiyor. Bizden biri olsa diziye Lincoln'un hapse girişyle başlar ve daha 6-7. bölümde çuvallardı.

- Dizide, insanı şaşırtan çok fazla şey var. Kaçıştaki ustalık, aksilikler (ne çekti o Michael bir bilseniz) karakterlerin şaşırtan hamleleri vs. vs. Her bölümde çok önemli dediğimiz bir olay mutlaka oluyor. Yavaş geçen bir bölüm yok. (KV Pusu'nun 7.bölümünü hatırlayın. Polat 1 saat boyunca ofisinde düşündü)

- Dizide, karakterler derinlemesine işlenilmiş. Her karakterin çok emek verilerek yazıldığı belli olan orjinal bir analizi, biyografisi var. Bu da gerçeklik unsurunu çok fazla hissettiriyor bize.

- Dizide, diyaloglar çok yerinde ve sınırında. Ne çok günlük, ne çok edebi. Tam ortasını bulmuşlar. Uzun ve anlaşılması kolay cümlelerle hikaye anlatmak eğlenceli olsa gerek.

- Dizide, çatışma kuramı da her şeyiyle ortada. Düşmanların çok kaliteli ve sağlam olması, bizi kahraman içi endişelenmeye itiyor. Kahraman için endişelendikten sonra düşmandan nefret ediyoruz ama düşman sürekli saldırıyor. Dolayısıyla kendimizi kahramanla düşman arasındaki savaşa tanıklık ederken buluyoruz.

Gerçekten çok kaliteli düşmanlar var.

-Gözünü hırs bürümüş rüşvetçi ve her türlü pisliği yapabilecek olan Gardiyan Bellick.
-Scofield'den daha çakal olan ve Scofield'in planını adım adım çözen enteresan bir FBI ajanı: Ajan Mahone.
-Başkan ve onun adamı Kellerman.

Hala daha izlemekte olduğum için şimdilik bu kadarını biliyorum.

Bu kadar kaliteli düşmanın olduğu diziyi babam bile izler. (Ki izliyor zaten. Yakın gözlüğünü takıp, her alt yazıyı okumak için "Stop" tuşuna basıyor.)

- Dizi için çok çalışıldığı belli ediyor. Scofield'ın plan yapmak için nasıl çalıştığını gördüyseniz durumu anlarsınız. Adam kocaman duvarı pano olarak kullanıyor. İşte dizinin senaristleri de o şekilde çalışmıştır büyük ihtimal. Ama fazlasıyla hakettiklerini söyleyebilirim. Başka türlü böyle bir olay örgüsünün kurulması çok zor.

Bizde neden böyle diziler yapılmıyor?

sorusunu ileride işleyeceğim.

Kolay gelsin...